• Ayfer Tunç’tan yeni roman: “Annemin Uyurgezer Geceleri”

    Ayfer Tunç’un yeni romanı “Annemin Uyurgezer Geceleri”, Can Yayınları tarafından yayımlandı.

    Unutamayan bir belleğin kişisel muhasebesi, hayata rengini veren otuz yıllık güçlü bir aşkın anatomisi ve bir ülkenin toplumsal panoraması.

    Annesinin uyurgezerliği bilinçdışının labirentlerinde kaybolduğu sanılan aile sırlarını açığa çıkarırken buna tanık olan Şehnaz’ın belleği unutma yetisini kaybeder. Öğrendiği sırlar sadece aile sırları değildir, Osmanlı’dan günümüze uzanan toplumsal ve trajik bir kadınlık durumudur. Ekonomi profesörü Şehnaz kadınların yüzyıllardır süren yok-hayatlarını sorgularken erkeklerin hayattan erken çekildiği kadıncıl ailesinin var olma sürecini bir akademisyen gözüyle ele alır. Kişisel muhasebesini yaparken toplumsal normlara uymayan otuz yıllık aşkının zehirli yanlarıyla yüzleşir, bu sırada aklında bir başka kadın, büyük aşkı E.’nin karısı Eyşan vardır.

    Annemin Uyurgezer Geceleri, bireysel hatıraların nasıl toplumsal hafızaya dönüştüğünü güçlü bir edebiyat diliyle sorgularken okurları bu ülkede kadın olmanın düşünmekten kaçındığımız gerçeğini de düşünmeye zorluyor.

  • Katar’dan 2026 için yeni bir Quadrennial

    Katar, Kasım 2026’da açılması planlanan yeni bir uluslararası çağdaş sanat dört yıllık etkinliği olan Rubaiya Katar’ı başlatıyor. İlk etkinlik, Doha’daki İslam Sanatları Müzesi’nin yanındaki yakın zamanda yenilenen AL RIWAQ alanı da dahil olmak üzere çeşitli mekanlarda gerçekleştirilecek. Dört yıllık etkinliğin ilk edisyonu olan Unruly Water, Bard College’daki Küratörlük Çalışmaları Merkezi ve Hessel Sanat Müzesi’nin yönetici direktörü Tom Eccles, MoMA PS1’in baş küratörü ve küratörlük işleri direktörü Ruba Katrib, ArtReview ve ArtReview Asia’nın genel yayın yönetmeni Mark Rappolt ve Singapur Sanat Müzesi’nin baş küratörü Shabbir Husain Mustafa tarafından küratörlüğü üstlenilecek.

    Rubaiya Katar çatısı altında Rirkrit Tiravanija, İslam Sanatları Müzesi (MIA) Parkı’nda 30 Ocak 2026’ya kadar görülebilecek, isimsiz 2025 (Ekmek Yok, Kül Yok) adlı yeni bir kamusal sanat enstalasyonu sunuyor. Eser, ziyaretçileri Katar, Güney Asya ve Batı Asya’dan dört geleneksel fırın ve sacdan oluşan taze pişmiş ekmekleri bir araya getirmeye ve paylaşmaya davet ediyor.

  • Zeren Göktan’ın yeni sergisi “Seninle Benim Aramda” Pilot Galeri’de

    Zeren Göktan’ın “Seninle Benim Aramda / Between You and Me” başlıklı yeni kişisel sergisi 4 Kasım’da Pilot Galeri’de açılıyor. Sergide, sanatçının son dönemde ürettiği “Kırık Beyaz” fotoğraf serisinden işler ve “Nasıl Var Olursun? Kendi Süpürgeni Nasıl Yaparsın? Nasıl Yok Olursun?” başlıklı enstalasyon çalışması yer alıyor.

     Bu sergide ilk defa gösterilecek siyah beyaz fotoğraflardaki kadınlara biberonlar, çalı süpürgeleri, ağaçlar, şimşekler, kuru dikenler ve yabani otlar eşlik ediyor. Göktan, yabani otların ve dikenlerin arasında var olan ve yok olan kadınları bir dizi fotoğrafla betimlerken, kadının kendisiyle ve toplumla arasındaki ilişkisine; kuşaklar, mesafeler ve dönüşümler üzerinden odaklanıyor. Sanatçının fotoğraflarında kullandığı diken tomarları hem içgüdüsel bir koruma objesi olarak bir kalkan gibi belirmekte hem de karşısındakiyle kurulan ilişkinin çelişkileri ve karmaşıklığını temsil etmekte. Göktan, bu yinelenen imgeler aracılığıyla varlık ile yokluk, beden ile toprak, benlik ile toplum arasındaki kırılgan eşiklere işaret ediyor.

    Zeren Göktan’ın mahrem olanla kolektif olanın arasında konumlanan ve bir bölümünü triptik olarak tasarladığı fotoğraflardan oluşan seri, şimşekten korunan bir kadın, ilk hayal kırıklığını yaşayan kız çocuğu ve bir anneyle kuşaklar arası bir yolculuğa dönüşüyor. Bu fotoğraflar, birbirine karışmış dikenlerin içinde beliren ve yok olan kadınları da içine alıp, ışık saçan yıldızlara dönüşerek seyirciyi ağırlıyor.

    Sergide “Kırık Beyaz” serisinden yeni çalışmalarla bir araya gelen “Nasıl Var Olursun? Kendi Süpürgeni Nasıl Yaparsın? Nasıl Yok Olursun?” başlıklı enstalasyon, kamusal alanda görmeye alıştığımız ve kanıksadığımız, bidonlardan, tahta sopalardan ve çalı çırpıdan ibaret bir objenin zaten kendi içinde değişim ve geri dönüşüme açık bir nesne olarak var olmasından ilham alıyor. “Kendi süpürgeni nasıl yaparsın” söylemi aslında kendi alternatif dünyalarımızı ve direnişimizi küçük bir jestle veya taktiksel düşünme biçimi olarak nasıl geliştirebiliriz, soluklanabileceğimiz alanları nasıl yaratabiliriz sorusunu ortaya koyuyor.

    Göktan’ın eserlerinde kullandığı semboller, günlük yaşama kök salmış gündelik nesnelerle doğrudan ilişkilidir. Biberon, diken ve süpürge gibi öğeler; kadının yaşamı boyunca üstlendiği farklı rollerin, toplumsal beklentilerin ve direnç biçimlerinin birer yansıması olarak karşımıza çıkar. Fotoğraflardaki kadınlar, bu nesnelerle yalnızca çevrelenmez, aynı zamanda onları dönüştürerek kendi varoluşlarının bir parçası haline getirirler. Böylece, sıradan ve tanıdık olan, sanatçının bakışıyla ve pratiğiyle yeni anlam katmanları kazanır.

    Sanatçının fotoğraflarında kadın figürleri ne erotize, ne de idealize edilir; aksine, kendi alanlarında, dikenlerin, süpürgelerin, yabani otların, yıldırımların arasında, kendi bakışlarını geri kazanan öznelere dönüşürler. Kadın bedeni artık seyredilen bir nesne değil, kendi bakışını kuran bir öznedir. Fotoğraflardaki figürler, biberonlar, süpürgeler, dikenler ve yabani otlar arasında hem görünür hem kayıptır; varlık ve yokluk arasında, ışık saçan bir varoluşla yer alırlar.

    Zeren Göktan’ın pratiği, kadın bedeninin tarih boyunca nasıl temsil edildiğini, nasıl görüldüğünü ve bu bakışın kimlere ait olduğunu sorgulayan bir alan açar. Onun işleri, yalnızca görsel bir yüzey değil, bakışın iktidarını yerinden eden bir düşünme biçimi sunar.

    Sanatçının yeni sergisi “Seninle Benim Aramda”da (Between You and Me), bu bakış ilişkisi daha da karmaşıklaşır. Triptik biçiminde kurgulanan fotoğraflar, bir kadının bakışıyla diğerinin, yani izleyicinin bakışını iç içe geçirir. Göktan, görmenin tek yönlü bir eylem değil, ilişkisel bir alan olduğunu hatırlatır. Kadın figürlerinin çevresinde yer alan doğa unsurları, yıldırımlar, yabani otlar, dikenli dallar, birer metafor olmaktan çıkar, bakışın kendisine katılır. İşte, bu çoklu bakışın yarattığı alan, serginin başlığında da yankılanır: “Seninle Benim Aramda”. Burada bakış, artık bir sahiplenme ya da temsil aracı değildir; bir karşılaşma, bir birlikte var olma hâlidir. Göktan, bakışı bir güç göstergesinden çıkararak, direnç ile inceliğin, sessizlik ile görünürlüğün kesiştiği şiirsel bir zemine taşır.

  • “Autopsy” prömiyerini 11 Kasım’da Paribu Art’ta yapıyor

    Echoes Sahne ve Performans Alanı ortak yapımı “Autopsy” 11 Kasım’da Paribu Art’ta prömiyer yapmaya hazırlanıyor. Autopsy prömiyer sonrası 2 Aralık’ta Zorlu PSM’de izleyiciyle tekrar buluşacak.

    Bir bedenin ne zaman kendine ait olmaktan çıktığını fark ederiz? Ne zaman başkalarının elleriyle şekillenen bir alana dönüşürüz? Ve bu dönüşüm, hangi izleri taşır üzerinde? Bu sorulardan hareketle geliştirilen Autopsy, 11 Kasım’da Paribu Art’ta izleyiciyle buluşuyor.

    Autopsy, bedende saklı kalan izleri görünür kılarak ‘kime aitiz?’ sorusunu yeniden kuruyor; seyir alanını güvenli bir mesafeden izlenen bir yer değil, birlikte dönüştürülen bir deneyim olarak düşünüyor.

    KÜNYE
    Konsept / Besteci / Yönetmen: Güneş Bozkır
    Yaratıcı Performansçılar: Gizem Seçkin, Ufuk Fakıoğlu, Gökçe Uygun
    Ses Performansı: Melek Ceylan
    Dramaturji: Ozan Ömer Akgül
    Metin: Ozan Ömer Akgül, Güneş Bozkır
    Hareket Tasarımı: Salih Usta
    3D Tasarım & Video: Can Memişoğulları
    Kostüm Tasarımı: Hilal Polat
    Dekor Tasarımı: Neslihan Şık
    Makyaj / SFX: Saye Özçelik, Zeynep Duman
    Işık Tasarımı & Uygulama: Umut Rışvanlı
    Prodüksiyon Direktörleri: İlker Aksu, Özgür Doğa Görürgöz
    Asistanlar: Ecenaz Bilgili, Elif Beyza Sucu, Metehan Esen, Nuri Cabaroğlu, Saliha Bozkurt, Salih Demir
    İletişim: Mehmet Çelik
    Yapımcı: Gökhan Civan
    Yapım: Echoes Sahne, Performans Alanı

  • Arzu Arbak ve Aslıhan Kaplan Bayrak’tan yeni sergi: “Derin Salınımlar, Sessiz Yankılar”

    Labirent Sanat, 1 Kasım – 20 Aralık 2025 tarihleri arasında Arzu Arbak ve Aslıhan Kaplan Bayrak’ın ortak sergisi “Derin Salınımlar, Sessiz Yankılar”a ev sahipliği yapıyor.

    Günümüzün hız, görüntü ve ekran merkezli dünyasında beden sessiz ama ısrarlı bir direniş sergiliyor. Çünkü bedensel duyum, varoluşun en derin katmanıdır; bastırılsa bile bütünüyle yok edilemez. Bu çağda yavaşlık bir etik haline gelirken, Merleau-Ponty’nin “görmenin bir dokunma biçimi” olduğunu hatırlatması da yeniden anlam kazanıyor. Bedenin çok duyulu, derin ve yavaş deneyimi artık yalnızca bir olgu değil, politik ve varoluşsal bir seçimdir. Duyumsamak, dokunmak ve yavaşlamak — hızın, gürültünün ve ekranın hüküm sürdüğü bir dünyada — belki de en radikal eylemdir. Görüntülerin istilası altında bile bedenin titreşimi sürer; bu titreşim, insanın yeniden duymayı, yeniden nefes almayı öğrenme çağrısıdır. Teknolojinin ördüğü hızlı dünyada bedensel açıklık, varoluşun son sığınağına dönüşür. Belki de insan, yeniden gözün değil, derinin hafızasından doğacaktır.

    “Derin Salınımlar, Sessiz Yankılar”, görmenin hızına karşı duyumsamanın yavaşlığını savunan bir sergi. Burada beden, sınır değil; dünyanın kendini hissettiği bir arayüzdür. Tenin, kasların, nefesin ve zamanın katmanlarında gizli bir derinlik taşır. Her dokunuş, her nefes, her bakış, dünyanın bize değme biçimidir.

    Serginin merkezinde yer alan boşluk, bir yokluk değil; “oluş”un potansiyel alanıdır. Sunyata kavramının izinde, sergideki işler görünürlükle siliniş, sesle sessizlik, ışıkla karanlık arasında titreşir. Geçicilik burada kayıp değil, varoluşun nabzıdır. Eserler kalıcı izler bırakmak yerine gözün kenarında, kulağın eşiğinde beliren küçük titreşimler olarak var olur; kayboldukça daha çok hissedilir, silindikçe daha parlak görünürler. Her titreşim, her nefes, her yavaş bakış bu boşluğu doldurur; fakat boşluk hiçbir zaman tamamen silinmez — o, oluşun bitmeyen yankısıdır.

    Duyumsama, gözün egemenliğine karşı bedenin sessiz bilgisidir. Zaman burada saatlerle değil, şiirsel bir akışla ölçülür; yoğunlaşarak, katmanlaşarak derinleşir. Bu sergi, hızın ve görselliğin tahakkümüne karşı bir davet niteliği taşıyor: yavaşla, duyumsamayı hatırla, boşluğun ve geçiciliğin içinde bedensel bir varoluşu yeniden keşfet. Çünkü hiçbir şey sabit değil; her şey salınıyor, geri çekiliyor, yankılanıyor. Ve tam da bu yankı, varlığın en saf hakikatini açığa çıkarıyor.