Memet Baydur’un Adam Öykü’nün 3. sayısında (Mart-Nisan 1996) yayımlanan ve uzun yıllar tozlu sayfalarda kalan “Büyük Dalgınlık” başlıklı hikâyesi yeniden yayımda.
///
J – Büyük Dalgınlık olsun adı.
Sürekli özgün olmak zorunda değiliz. Bence de Büyük Dalgınlık olsun adı. Kimin büyük dalgınlığını anlatacağız?
Y – Pusulası su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkepti. İlk cümle böyle. Pusulayla başlamak iyi fikir değil gibime geliyor. Sözcüklerin yerini değiştirebiliriz. Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkepti pusulası. Nasıl oldu.
J – Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusulayla yola çıktığında gün doğmak üzereydi. Nereye dönerse dönsün ibresi yalnızca güneyi gösteriyordu, bunu iyiye yordu.
Y – İkinci cümlemiz mi? Evet, Ceketinin cebinde yarım yüzyıllık elma konyağı, elindeki çıkında iki asma yaprağının arasına sarılmış keçi peyniri, türünü, çakmaktaşı, sedefi zedelenmiş kaması, cep atlası, yün çorapları, sırrında mandolini koyuldu yola.
Sırtında mandolin güzel. Üçüncü cümle de böyle işte. Bu keçi peyniri meselesi biraz düşündürüyor beni. Gün doğmak üzere, büyük ve büyülü bir serinlik egemen yollara. Peynirin kokmasına çok var daha. Merak etme. Mandolin güzel oldu.
J – Başka ne olabilirdi? Akordeon belki. Bir fagot? Hayır. Çok belli olur o zaman sanat yaptığımız. Ayrıca evet bir dalgınlık aleti değildir fagot. Mandolin en iyisidir büyük dalgınlık için. Üç cümle mi yazdık? Korkutucu bir şeydir çocukların dalgınlığı. Hayır bunu koymayalım bence. Kadın, parkın girişinde Borzoi köpeğiyle kımıldamadan ağaçları ve gökyüzünü seyrediyordu.
Y – Dördüncü cümle. Pencereyi açar mısın lütfen? Çok duman oldu içerisi. Bir kuşburnu daha içelim diyorum. Şimdi adam, kadın ve köpek, sabahın köründe parkın kapısında karşılaştılar di mi? İyi. Kadın durup dururken mi konuşacak şimdi?
J – Bu hikâyenin ilk dört cümlesinde sevmediğim her şey var neredeyse! Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusula! Gün ağarırken yola çıkıyor adam. Yok cebinde elma konyağı, çıkınında keçi peyniri! Yetmiyormuş gibi bir de sırtında mandolin! Cep atlası ayrıntısı iyi tabii ama bence komik bir durum valla… Adamın özenti durumu yetmiyormuş gibi, sabahın o saatinde bir de Borzoi köpeğiyle havaya tavaya bakan bir hatun çıktı ortaya daha dördüncü cümlede. Ayıptır be canım.
Y – Hikâyenin nasıl gelişip nereye gideceğini bilmiyoruz ki henüz.
J – Böyle giderse başladığı noktada bitecek gibime geliyor. Nereye gidiyorsun? Kadın adama böyle sorsa pattadak, nereden anladı bir yerlere gittiğini? Sırtındaki mandolinden diyelim.
Y – Beşinci cümle “nereye gidiyorsun?” olacak. Selam verip geçti adam soruyu yanıtlamadan. Kabalık olur bu, sabahın o saatinde. Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara.
J – Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara. Altı, yedi, sekiz. Neden gidiyorsun? Dokuzuncu cümle. Danimarka’yı, Laponya’yı, Alaska’yı görmek istiyorum. On etti. Hızlandık görüyorsun. Büyük Dalgınlığı daha büyük bir dikkatle kaleme almamız gerekiyor. Güneyi görme isteği mi götürüyor seni? Kadın soruyor yine. Meraklı bu hatun kişi. On bir. Ne desin adam şimdi?
Y – Bilmiyorum ama gitmesi gerektiğini biliyorum. Bilmiyorum ama gitmem gerektiğini biliyorum diyebilir. On iki. Gitme. Kal benimle bu şehirde desem şimdi… On üç, on dört.
J – Gitme. Kal benimle desem bu şehirde şimdi… Avcunun içiyle adamın dirseğine dokunmuş olmalı bunu söylerken ama hikâyeye koymayacağız bu bilgiyi. Adam irkilecek. Bunu da koymayacağız. Sizi tanımıyorum diyecek. Bunu koyacağız. On beşinci cümle: Sizi tanımıyorum.
Y – Gitmek için yeterli neden değildir bu. On altı etti. Adamın yanakları al al oluyor. Gidişimin sizinle ilgisi yok ki… On yedi. Bu da ayrıcı üzücü bir durum. On sekiz. Adamla dalga geçmeye mi başladı kadın sabahın o saatinde, parkın kapısında? Bu da ayrıca üzücü bir durummuş. Tanımadığı bir adamın şehri terketmesi onunla ilgili olsun istiyor kadın.
J – Sizi tanısaydım, belki sizin yüzünüzden, sizden ötürü gidiyor olurdum. Oysa yola çıkışımın hiçbir insanla (köpeğin kulağını okşar) ya da hayvanla ilişkisi yok. On dokuz yirmi. Burada tıkanıyor hikâye. Özenti üstüne özenti… Adam sırtında mandolini defolup gitse, kadın da köpeğiyle parka girse daha iyi olacak bence. Sıkıldım bu insanlardan. O saatte karşı karşıya gelen iki insan böyle mi konuşur allasen? Haklısın deme hemen. Kendinle de ilgisi yok mu bu yolculuk teşebbüsünün? Girişiminin mi demek gerekiyor. Olmalı. Başka türlü neden yola çıkar İnsan sabahın köründe sırtında mandolini?
Y – Kendinle bile ilgisi yok mu bu yolculuğun? Olmalı. Neden yola çıkar insan sabahın köründe sırtında bir mandolin? Yirmi üç etti. Kadın bir soru sormuş bulunuyor. Bir soru daha. Köpek neden Borzoi? Ayrıca bu hikâyede köpeğin işlevi nedir? Adam biraz önce kulağını okşadı, biliyoruz. Kulak bağlamında bir önemi olmalı köpeğin. Ya da okşamak bağlamında. Nasıl yanıtlayacak adam, büyük köpekli kadının sorusunu?
J – Cumartesi gecesi yolda bir şey buldum. Yirmi dört. Adam böyle mi başlıyor yanıtlamaya? Ne bulmuş cumartesi gecesi yolda? Ne bulmuş olsun? Bir kol saati? Kehribar bir cigara ağızlığı? Pirinç bir bahçe musluğu? Bir kuş gagası? Bir çocuk patiği? Bir deste anahtar? Bir deniz kabuğu.
Y – Bir deniz kabuğu. Yirmi beş. Kıvrımları büyülü bir haberi gizleyen (bana öyle geldi) bir şeytan minaresi. Yirmi altı. Kulağına dayarsan okyanusların sesini, gemilerle yarışan yunusların nefesini duyuran cinsten bir deniz kabuğu. Oysa üç günlük yoldayız en yakın denizden. Yirmi sekiz. Ah bu deniz kabukları, bu mandolinler, bu mineli pusulalar öldürecek beni!
J – Adam kulağını dayamış olmalı bulduğu deniz kabuğuna. Nasıl söyleyecek bunu? Bir bakışla mı, bir jestle mi, nasıl anlatacak derdini? Sözcüklerle. Saydam, duru, basit, bir tek anlamdan fazlasını taşımayan sözcüklerle. Bilmiyorum. Yirmi dokuz. Kulağıma dayadım deniz kabuğunu… Otuz. Kadın şimdi hafif hayran adama bakıyor olmalı. Köpek huzursuz sanki. Sabah karanlığında çınarların arasında dolanan hayaletleri görüyor. Bunları yazmayacağız. Kadın elini, avcunun içini uzatıyor yine adamın dirseğine. Adam çekiliyor kımıldamadan. Bunu da yazmayacağız.
Y – Yazacak bir şey kalmadı zaten. Deniz kabuğundan adamın kulağına ulaşan seslerin dışında… Bu hikâyenin konusu bu mu oluyor şimdi? Herifin biri deniz kabuğunu dinliyor. Ha ha. Bir iç ses ha? Haydi bakalım, bir iki şiirsel şifre uydur buraya…
J – Bir zıpkının orman içinde uçuşunu duydum. Kaplanın yeşil suya girerken keyifli homurdanmasını duydum. Ağlasın mı gülsün mü karar veremeyen bir çocuğun sesini duydum. Lavanta kokulu bir cibinliğin içinde, ağustosböceklerinin sesi altında sevişen insanları, bir dilin bir dile değişini, tükürüğün karanfilli, sakızlı tadını, kar yağışını, geçen posta treninde uykusu kaçmış bir insanın cigara yakışını, pencerenin buğusuna işaretparmağıyla doğduğu kasabanın adını yazmasını duydum. Daktilonun tıkırtısını, üzümün ezilmesini. Orhan Veli’nin kekre sesini duydum. Gemi düdüklerini, lüferin olta ucunda çırpınmasını. Borneo’da bir ağacın devrilmesini duydum. Sonra bir de şunu duydum… Ne etti?
Y – Otuz yedi.
Bir şemsiyenin rüzgâr altında ters çevrilirkenki sesini, kanadın kafes tellerine sürtünüşünün sesini, saçındaki sabun kokusunu, saçının sesini, işaretparmağının elime değiş sesini ama size anlatacağım asıl mesele bunlar değil. Otuz sekiz etti.
J – Üçü birden geri döndüler, parkı geride bırakıp yeniden kentin içine doğru yürüdüler. Adam durmadan anlatıyordu. Mandolin de kendi kendine çalmaya başlamıştı.
Y – Böyle bitebilir hikâye. Pek iyi olmadı.
Adam yola çıktıktan on dakika sonra kadınla köpeğin kıçına takılıp geri dönüyor.
Pes valla. Bitiriyor muyuz?
J – Bu, beni hep güzel anımsaman için, bu, saçların temiz kalsın diye. Bu, düş görürken ve düşlerinde ağlamayasın diye, bu da o akşamüstüyle ilgili bir şey. Bu, ardından bakakaldığın trenin bir vidası, buysa omuzumdan çıkan kurşunun kovanı. Bu, kamaradaki yastıktan artan bir kuştüyü, buysa bana yazdığın ilk mektubun imza bölümü. Bu, Zimbabwe’de çekilmiş bir çağlayanın fotoğrafı, bu da zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespih, iyi çıkmamış. Bu, ilk seviştiğimiz gün yoldan geçen otobüs, bu da aynı günün hava raporu. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, bana da benziyor, yandan bakarsan sana da. Bir de şu var: eline kıymık batmış, üstüne ışık düşmüş biraz, geleceğin eski tahtasına uzanmış, gözü gökyüzünde parmağını emiyor herşey lacivert olana kadar. Büyük dalgınlık içinde, yola çıkmak üzere. Kırmızı mika pusulasına bakıyor arada sırada.
Büyük Dalgınlık
Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusulayla yola çıktığında gün doğmak üzereydi. Nereye dönerse dönsün ibresi yalnızca güneyi gösteriyordu, bunu iyiye yordu. Ceketinin cebinde yarım yüzyıllık elma konyağı, elindeki çıkında iki asma yaprağının arasına sarılmış keçi peyniri, tütünü, çakmaktaşı, sedefi zedelenmiş kaması, cep atlası, yün çorapları, aspirini, sırtında mandolini koyuldu yola.
Kadın, parkın girişinde Borzoi köpeğiyle kımıldamadan ağaçları ve gökyüzünü seyrediyordu. Nereye gidiyorsun? Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara. Neden gidiyorsun? Danimarka’yı, Laponya’yı, Alaska’yı görmek istiyorum. Güneyi görmek isteği mi götürüyor seni? Bilmiyorum ama gitmem gerektiğini biliyorum. Gitme, kal benimle bu şehirde desem şimdi. Sizi tanımıyorum. Gitmek için yeterli neden değildir bu. Gidişimin sizinle ilgisi yok ki. Bu da ayrıca üzücü bir durum.
Sizi tanısaydım, belki sizin yüzünüzden, sizden ötürü gidiyor olurdum. Oysa yola çıkışımın (köpeğin kulağını okşadı) kimselerle yakından uzaktan ilgisi yok. Kendinle bile ilgisi yok mu bu yolculuğun? Olmalı. Neden yola çıkar insan sabahın köründe sırtında bir mandolin? Cumartesi gecesi yolda bir şey buldum. Bir deniz kabuğu. Kıvrımları öteden beriden ses getiren bir şeytan minaresi. Kulağına dayarsan okyanusların sesini, gemilerle yarışan yunusları n nefesini duyuran cinsten bir deniz kabuğu. Oysa üç günlük yoldayız en yakın denizden. Kulağıma dayadım deniz kabuğunu. Bir zıpkının orman karanlığında uçuşunu duydum. Kaplanın yeşil suya girerken keyifli homurdanmasını duydum. Ağlasın mı, gülsün mü karar veremeyen bir çocuğun sesini duydum. Lavanta kokulu bir cibinliğin içinde, ağustosböceklerinin sesiyle sevişen İnsanları, bir dilin bir dile değişini, tükürüğün karanfilli, sakızlı tadını, kar yağışını, geçen posta treninde uykusu kaçmış bir insanın cigara yakışını, pencerenin buğusuna parmağıyla doğduğu kasabanın adını yazışını duydum. Daktilonun tıkırtısını, üzümün ezilmesini, gemi düdüklerini, lüferin olta ucunda çırpınmasını, Borneo’da bir ağacın devrilmesini duydum. Sonra bir de şunu duydum…
Üçü birden geri döndüler, parkı geride bırakıp yeniden kentin içine doğru yürüdüler. Adam durmadan anlatıyordu. Mandolin de kendi kendine çalmaya başlamıştı.
Bu, beni hep güzel anımsaman için, bu, saçların temiz kalsın diye. Bu, düş görürken ve düşlerinde ağlamayasın diye, bu da o akşamüstüyle ilgili bir şey. Bu, ardından bakakaldığın trenin bir vidası, buysa omuzumdan çıkan kurşunun kovanı. Bu, kamaradaki yastıktan artan bir kuştüyü, buysa bana yazdığın ilk mektubun imza bölümü. Bu, Zimbabwe’de çekilmiş bir çağlayanın fotoğrafı, bu da zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespih, iyi çıkmamış. Bu, ilk seviştiğimiz gün yoldan geçen otobüs, bu da aynı günün hava raporu. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, bana da benziyor, yandan bakarsan sana da. Bir de şu var: eline kıymık batmış, üstüne ışık düşmüş biraz, canı acıyor, geleceğin tahtasına uzanmış, gözü gökyüzünde parmağını emiyor herşey lacivert olana kadar. Büyük dalgınlık içinde, yola çıkmak üzere. Kırmızı mika pusulasına bakıyor arada sırada.
sanatalan
sanat için alan
recent posts
- Artists’ Film International ve BIENALSUR İstanbul Modern’de
- Can Göknil’in “Evrende Vals” sergisi Bozlu Art Project’te
- Berna Ay’ın “Bugün Nasıl Uyandım?” sergisi Eldem Sanat Alanı | Fırın’da
- “Yılbaşı Restore Klasikleri” seçkisi Beykoz Kundura’da
- Müze Gazhane’de yeni sergi: “Toz, Yıldızları Gölgede Bıraktığında”
iletişim sanatalaneditor@gmail.com
-

-

Selim İleri, uzun yıllar çekmecesinde kalan bir Kemal Tahir söyleşisini gün yüzüne çıkarıyor.
///
Kemal Tahir’le iki yıl kadar önce bir konuşma yapmak istemiştim. Konuşmayı Yeni Dergi ‘de yayımlayacaktık. Dolayısıyla boyutları geniş tutmak, edebiyatla ilgili bütün türlere değinmek düşüncesindeydim. Şiirden hikâyeye, romandan eleştiriye, tiyatro eserine, hattâ senaryoya açılan sorular hazırlamıştım…
Eski edebiyatımızdan klâsik değer ya da dayanılacak temel olarak yararlanıp yararlanamayacağımız meselesi de, bu konuşmanın belli başlı ağırlık noktalarından biriydi. Bir de edebiyat ürününün okurla ilintisi olgusunu deşmeye çalışmıştım. “Edebiyat ürünü, bugün kime ses yöneltiyor Türkiye’de?”; “Türkiyeli insanların, büyük kalabalıkların aydınlanmasında edebiyatın herhangi bir görevi olabilir mi? Ne olmalı bu görev?” gibisinden sorular vardı konuşmada. Kemal Tahir, tümüne cevap vermek inceliğini gösterdi. Ancak konuşmanın biçiminden memnun değildi. Gerçekten de karşılıklı söyleşmeden çok, yazışmalı bir metin elde etmiştik. Bütünde gerekli konuşma atmosferini yaratamamıştık.
Bunun üzerine, Türkçe meselesine değinen yeni bir konuşma yaptım. Kemal Tahir’in dilimiz hakkındaki görüşlerini öğrenmeye ve giderek okura iletmeye çabaladım. Gene beğenmemişti sonucu Kemal Tahir.
Üzülünecek bir durum. Bu iki yazışma metninden sadece soruları bulabildim. Cevaplar Kemal Tahir’de kalmıştı o zaman. Soruları yayımlamaktan da hiçbir yarar ummuyorum.
Üçüncü görüşmemizde, onun dileğiyle karşılıklı konuşma yoluna baş vurduk. Bu kez sorular, salt roman ve Kemal Tahir romanı çevresinde döneniyordu. Kemal Tahir, konuşmanın yayımlanmasında bir sakınca görmedi önce. Sonraları böyle bir söyleşi için “hiçbir vesile olmadığını” ileri sürerek vazgeçti. Ayrıca Türkiye’nin çok zor, çok önemli günler yaşadığına inanıyordu. Bu tür sanatsal çabalardan öte, öncelik tanınmasını istediği işler vardı. Konuşmayı Kemal Tahir’in dedikleri üzerine Yeni Dergi’ye veremedim.
Bugün, edebiyat tarihimize bir belge olur umuduyla yayımlıyorum.
Selim İleri

Kafamı kurcalayan bir soru var nicedir. “Devlet Ana”dan bu yana, hakkınızda, genellikle yerici yazılar, eleştiriler yazıldı. Bunlara hiç cevap vermediniz.
Romanı, romancıyı, roman okuyucusunu uyarıp aydınlatmıyorsa hiçbir polemiğe girmem. Kitaplar için yazılan yazılarda, beni, ortaokul kitaplarındaki birtakım basmakalıp bilgilere karşı fikirler ileri sürüyorum diye kınıyorlar. Oysa ben, bütün düşüncelerimi romanlarım için geliştirmeye çabalıyorum. Devamlı buna çalışıyorum. Bu nedenle romana, asıl romana değinmeden, olumlu ya da olumsuz yönde beni eleştirmek, hemen hemen imkânsızdır.
Şimdiye kadar beni, ortaokul seviyesindeki düşüncelere, fikirlere çekmek istediklerinden polemiğe girmedim. Ayrıca bu yazıları yazanların fikir düzeyi, bizim 1930’larda öğrenip, inanıp sonra yanlışlıklarını anlayarak bıraktığımız çürük-çarık, derme-çatma, herhangi bir düşünce sisteminden uzak bir haldedir. Bu fikirleri ileri sürenlerin tümü, çoktan, çağdışı kaldıklarından benim roman konularımda, inandığım toplumcu görüşte, dünya görüşümde taraf olamazlar.
Ama “Devlet Ana”dan önce böyle değildi durumunuz; yanılmıyorsam…
Evet. Bu saldırıların “Devlet Ana”dan, o romandan sonra başlaması üzerinde de dikkatle durmak gerekir. Ben, “Devlet Ana”da, herhangi bir topluma onur verecek bir tarihsel başlangıcımız olduğunu ve buna lâyık insan birikimine sahip olduğumuzu belirlemek istedim. Anadolu insanının taşıdığı potansiyele duyduğum sonsuz saygıyı dile getirmeye çalıştım. Karşımıza çıkanlar, sanırım, bunu kabul etmeyenlerdir. Bunlar, cevheri özel yöntemlerle çürütülmek istenen bir toplumda, elli yıllık tarihle varolunur, yaşanabilir sananlardır.
Gene “Devlet Ana”dan sonra eski eserlerinize dönüp bakıldı. Yeniden irdelendi eski eserleriniz. Atatürk düşmanı diyorlar size. Sözgelimi “Yorgun Savaşçı”nın Atatürk’e karşı bir roman olduğunu sık sık tekrarlıyorlar.
“Yorgun Savaşçı” 1919’ları anlatır. 1919’larda dünyada Atatürk diye bir kişi yaşamıyordu ki, o kitapta ona karşı olunabilsin. Aslında ben ne Mustafa Kemal’e, ne de Atatürk’e karşıyım. Atatürk de, Mustafa Kemal de bizim toplumumuzda bazı işler yapmış birer asker paşasıdır. Biz Ganalı kabile toplumu değiliz. Tarihimizde de, bugünkü hayatımızda da çok çok paşa vardır. Bu nedenle herhangi bir paşaya ya da paşalar grubuna karşı olmak zorunluğunu şimdiye kadar hiç duymadım. Şimdiden sonra duyacağımı da sanmıyorum…
Benim karşı olduğum, karşı çıktığım birtakım insanların ne olduğunu bilmedikleri halde “Kemalizm” dedikleri şeydir. İşin daha da şaşılacak yönü, bu “Kemalizm” sözünü en sık kullananların, bir düşünce sistemi olarak ortaya atanların dünyadaki bütün “izmlere” karşı olduklarını aralıksız tekrarlamalarıdır.
Terimlerde bir anlaşmazlık doğuyor galiba. Siz kişilere değil, bir anlayışa katılmıyorsunuz.
Bence bir topluma yapılacak en büyük kötülük, o toplumun kişileri ve zümreleri arasında anlaşmayı imkânsız kılmaktır. Bu da ancak bir yolla oluyor. O yol, hepimizin kelimelere, sözcüklere keyfimizin istediği ya da çıkarlarımızın, kişisel ve hesapçı çıkarlarımızın emrettiği; bağlılıklarımızın buyurduğu anlamları vermeye yeltenmektir.
Sizin romanlarınızdan söz açıldığında “insanı sevmiyor, insana düşman” diyorlar. Hattâ “insan yaşamıyor o kitaplarda,” diyorlar.
Sanırım bir başka yerde de söylemiştim… Dostoyevski, “insanları toptan sevmek alçaklıktır,” gibisinden bir söz eder. Bu yargı, namuslu insanla namussuz insanı ayırtetme yetkinliğini taşır. İnsanları toptan sevdiğini söylemek, namusuyla namussuzu, ihanet edenle etmeyeni ayıramama zavallılığındandır. Bütün insanları sevdiğini ileri sürmek, sevilmesi gereken namuslu adamların sevgi payına namussuzları, hiç de hakkımız olmadığı halde ortak etmektir. Ancak namussuzlar katında duranların ya da o kata atlamadan, çıkmadan yapamayacaklarını, yaşayamayacaklarını kestirenlerin işine gelir… Durumu daha da aydınlatmak için göz açıcı bir örnek vereyim. Bütün insanları sevmek genellemesinin içinde Hitler canavarıyla, onun, yağından sabun yaptığı bedbaht çocukları hiç birbirinden ayırmadan sevelim namussuzluğu yatmaktadır.
Peki ya hümanizma? Hümanizmayı da mı savunmuyorsunuz?
Hümanizma, dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü ört-bas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesidir. Savunmak için sağlam bir neden bulamıyorum.
Yunus Emre hümanizmasından söz açıyorlar şu günlerde. Hoşgörü meselesi var sonra. İnsana inanma meselesi. Sizin romanlarınızdan da örnekleyebiliriz bunu. Gazeteci Murat’ın, “Yol Ayrımı”nda, Şükran Hanım’a söyledikleri örnekse…
Hoşgörüye gelince, şair Yunus Emre’nin hoşgörüyle ilintisi tamamıyla ayrı bir şeydir. Batı hümanizmasıyla aykırı bir ilintidir. Bu aykırılık üzerinde derinlemesine durmakta yarar vardır. Çünkü Yunus Emre, bazı sol geçinen yarı aydınlarımızın sandıkları gibi dostunu, düşmanını ayırtetmeden hoşgörüye bağlanacak sanatçılardan değildir. İnsan olmanın erdemlerini seçmiş, değerlendirmiştir şiirlerinde. Kendisine bu gücü hiçbir şey sağlamasa bile, büyük “şairliği” sağlar.
Hümanizmayı savunmamanızdaki dayanak noktalarını açıklar mısınız?
Gerek genel anlamıyla hümanizma, gerekse hümanizmanın savunduğu dünya görüşü ancak gerçekten köle kullanmış, insanı köle olarak kullanmış toplumların tarihinde önemlidir. Gerçekten çok önemlidir. Bu önem, toplum şartları değiştikçe azalır.
Toplum koşullarının başkalığı edebiyata da yansıyor herhalde. Sizin romanlarınızdan yola çıkarak soruyorum. Bizim romanımızdaki insan dramıyla batıdaki bireyin dramında farklar mı görüyorsunuz? “Devlet Ana”yla, “Yol Ayrımı”nın kuruluşları teknik açıdan benzeşiyor. Batıdaki anlamıyla bireyin değil, toplumun romanı oluyor onlar. “Büyük Mal”da da var bu. İnsan dramını farklı ele alıyorsunuz.
Evet. Başlıca farklar, bence, şunlar. Batı romanındaki insan, temel kanunları çeşitli yönlerden derinlemesine, enine boyuna incelenmiş bir toplumun bireyidir. Romancı, batıda, birçok tarihsel, sosyal, ekonomik meselelere değinmek zorunluğunu duymaz. Buna ihtiyaç yoktur. Tersine böyle bir yola sapması, onu, romandan uzaklaştırır. Orta halli okumuşların bile artık bildikleri fikirlere ve alanlara götürür. Bir tür, romanı roman olmaktan uzaklaştıran tekrar yığını… Sözgelimi “Freudizm”.
Bize gelince, bizde toplumumuzun ekonomik, tarihsel, sosyal meseleleri genişlemesine çözümlenmemiştir. Toplum yapısının temel kanunları belirlenmemiştir. Müesseseler arasındaki ilintiyi kolayına kavrayamayız. İnsanlar dolayısıyla başka drama düşmüşlerdir.
Ne gibi?
Yaşama sürecimiz yüz elli, iki yüz yıldan beri ikiye bölünmüştür. Gerçekte bu bölünüşü hazırlayan aksaklık, çok daha da eskilere dayanır. Bu bölünüş, bu kopuş, ikiye ayrılış, bilinen bazı reformlarla Cumhuriyet’ten sonraki bazı reform denilen hareketler yüzünden büsbütün kuvvet kazanmıştır. Bu uzaklaşışı hazırlayan, insanlarımızın drama düştükleri tarihsel alan hakkında da romancı kimi açıklamalar yapmak zorunda kalmaktadır. Ne yazık ki kişisel olarak birtakım araştırmalara girişmek zorundadır. Girişecektir. Kopuşu hazırlamış ekonomik koşulları bulmak, çözmek, genel kalabalığın yargısına sunmak zorundadır romancı. Memleketi ve memleketinin insanları için yazıyorsa tabiî.
İnsanların düştüğü dramı nasıl anlattığınızı açmadınız ama…
Bir başka yerde de söylediğim gibi romanda drama düşmüş insan, başkalarının kolayca atladığı bir çizgiyi, dış ve kişisel koşulları dolayısıyla aşamayan insanın görünümüdür. Bunun nedenlerini araştırmaktadır romancı… Burada başkalarının aştığı derken, başkaları drama düşmez demiyorum. Onların da kendi dram çizgilerini aşamadıklarını akılda titizlikle tutmak gerekir.
Peki, aynı şeyler Batı romancıları için de söz konusu değil mi? Onlar da bireye böyle yaklaşmıyorlar mı?
Az önce söylediğim gibi, Batıda bilimsellik gerçek alanında uygulanmaktadır. Kanunlar yerine konmuştur. Dolayısıyla Batı romanında tek kişinin dramı gerek romancı, gerek okuyucu ve gerekse öteki roman kişilerince enine boyuna çağrışımlar taşımaktadır. Yani bir anlamda herkes kendi yalnızlığında, kendi dram çizgisiyle öteki kişilerden ayrı bulunabilir. Bizim roman insanımıza gelince, bence, onun durumu farklı…
“Yol Ayrımı”nda bireyin bireysel dramına rastlamıyoruz. Şimdi açıklayacaksınız sanırım.
Bizim romanımızda insan dramı Batıya göre çok boyutludur. Daha çok zengindir. Drama düşmüş roman kişisini ele alışta insanlığı bir insan boyu değil, toplumuyla ölçerek, oranlayarak zenginleştirmek zorundadır romancı. (Çünkü roman kişisinde esas olan, korkağın cesur gibi davranması, cesur görünenin korkuya düşmesi; namuslu bilineninin çalması, namussuz sayılanın namuslu davranması halleridir. Bu halleri hazırlayan koşullar düşünülmedikçe içinde yaşadığımız toplumla yüz yüze gelemeyiz. İçinde yaşadığımız topluma hesap veremeyiz.) Toplumuyla oranlayarak dedim; çünkü bizde romancı ya da drama düşmüş insanın yakın çevresi, takılmış roman kişisini, zaman zaman, dönem dönem takıldığı çizgiden kurtarırlar. (Gazeteci Murat’ın Şükran Hanım’a dediklerini bu açıdan düşünmeli.) Bu da bir insana davranış, direniş, kurtuluşa yol arayış açılarından çeşitli zenginlikler getirir. Ayrıca toplumsal yaşayışımızdaki cevherleri romana kazandırır.
Sizce edebiyat ürününde yerli olmak bu mu?
Sanatçı için dejenere olmadıkça yerli olmamak mümkün değildir. Çünkü fikrin en yakın öğesi dil, bunu kesinlikle zorunlu kıldığı gibi; toplumdan topluma geçebilmesi için ayrıca çeviriye ihtiyaç olmadığı sanılan resim sanatında da durum aynıdır. Çünkü her ulusun, toprağın kendine özgü mavisi, kırmızısı vardır. Yazı sanatına gelince; bir toplumun diğer toplumdaki sanat eserlerinden, edebiyat ürünlerinden gereği gibi yararlanması, hattâ haberli olması için bile doğru, eksiksiz çeviri yetmez. İki toplum arasındaki karşılıklı tarih bilgisi, temel özellikleri belirleyen kültürel ön çalışmalar şarttır. Nitekim benim romanlarımı İngilizceye çevirmek isteyen İngiltere’nin ilerici yayınevlerinden biri; kitaplarımdan birinin Fransızcasını okuyunca “İngiliz ruhuna uymadığı” gerekçesiyle önerisinden vazgeçti.
Burada şunu sormak isterim. Roman kişisini ele alışta da Batı örneklerinden ayrılmış olma meselesi. Kişileriniz belirgin sonlara erişmiyorlar. En sona. “Esir Şehir” dizisinin ilk iki kitabı, klâsik roman kurgusu içinde Kâmil Bey’in romanları. Yani Batı romanındakini andırır biçimde ele almışsınız bireyi. “Yol Ayrımı”nda düğümlenmiş toplum var oysa. Kâmil Bey’in çevresinde toplum kalabalığı görmüyoruz; tersine toplum ortasında silik bir Kâmil Bey karşımıza çıkıyor. Okur, romandaki insan kalabalığının sonlarını nasıl bilecek? Oradaki insanlar ve belki de çocukları bugün nerede, ne yapıyorlar?
Romanda roman kişisi, romancı tarafından öylesine gerçekçi kanunlar içinde anlatılmalıdır ki, sözgelimi bir romanda bekâr ölmüş bir kahramanın eğer evlenip de torunu olsaydı, bu torunun kendisinden hangi nitelikleri taşıyabileceğini dikkatli okuyucular sezebilmelidir. Bu tarihsel, ekonomik, sosyal koşulları derinlemesine ve genişlemesine incelemiş Batı toplumları için elbette daha kolaydır. Bizim gibi tarihine, ekonomisindeki özel koşullarına ve sosyal hayatına pek az eğilinmiş, hattâ tersine, gerçekleri altüst edilmiş, gözden saklanmak istenmiş toplumlarda bu iş de romancıya düşmektedir. Dolayısıyla roman tekniğimiz, daha uzun süre, Batı ölçülerine aykırı düşüyor görünen ayrıntılar üzerine mutlaka basmak zorundadır. Bu da romancıyı, istesin istemesin, kimi ikinci sıra kişilerin sonraki yaşayışlarına, romanın zamanından sonraki yaşayışlarına eğilmesini gerektirecektir. “Yol Ayrımı” bu gereksinmenin bir ifadesidir.
Ekonomik, tarihsel koşullar diyorsunuz sık sık. Belgesel romana yaklaştırmıyor mu böyle çalışmalar sizi?
Bence belgesel çalışmalar ne kadar çok, ne kadar sağlam olurlarsa olsunlar kendi başlarına romana yetmezler. Salt belgelerle yetinmek üniversite araştırmalarına uygundur. Romancı, kendine göre dünya görüşü olan adamdır. Yani bu dünya görüşünü tanıtlayan, tutarlı, sistem sahibi olmak zorunda romancı. Belgeler gibi, o belgeleri oluşturan tarihsel koşulları da, tarihsel kişileri de kendi tanıtlayıcı, tutarlı sistemi içinde yeniden değerlendirmek zorunluğundadır. Bunu yapamayan adam, zaten orta halli bir romancı bile olamaz. Belgeler, romancının romancılık gücüyle anlam kazanırlar.
Romanda “zaman” meselesine ilişkin bir soru sormak istiyorum son olarak. Sanatçının gününü ve geçmişini yazma meselesi. Güne açık olmak zorundayız tabiî.
Hiç şüphesiz sadece ve sadece güne açık olmak zorundayız. Hiçbir gerçek sanatçı gününü yazmamazlık edemez. Buradaki fark, günün meselelerine doğru yanaşabilme farkıdır. Sanatına gerçekten egemen sanatçı, gündelik olayları, okuyucusunun hiç şaşırmadan daha iyi anlayabilmesi, kavrayabilmesi için ortak meseleleri ve bilinen ortak olayları uzak-yakın tarihten alarak, seçerek kullanır. Yalnız gündelik olayları anlatmak, sanatçıyı, bir ölçü kullanmak gerekirse, %95 yüzeyde bırakır. (1960 olayları sırasında Millî Birlik Komitesi üyelerinin tamamını sosyalist sanmak gibi.) Geriye kalan %5’e gelince, yani sanatçının büyük yeteneği, bilgisi, hazırlığı… Bu güçlü yanlarıyla gerçeği temelden, her yönüyle kavradığını saysak bile bu kez de okuyucularının ezici çoğunluğu, bu gerçeği kavrayacak olgunluklarda bulunmayacaktır. Böylece tespit edilmiş, üzerine eğilinmiş gerçek güme gidecektir.
Bunun dışında kendini sanatçı sayanların bazılarının yaptığınca pencerede oturup sokağı seyretmekle ya da kahveye çıkıp işittiklerini kâğıda geçirmekle, bu tür etkilenmelerle eser yazmaya kalkışmak, kesinlikle, sanat olmaz. Eğer bunu yapanın doğuştan yaratma gücü varsa, bu güç giderek kendi sıradan okuyucularının bile altına düşer.
Selim İleri, “Kemal Tahir’le konuşma”, Yeni Dergi, Haziran 1973 (Yıl 9, Sayı 105)
-

Piksel.Creative Solutions’un düzenlediği, Babylon iş birliği ve British Council desteğiyle gerçekleşecek Sonica İstanbul, 1-4 Ekim tarihlerinde sanatseverlerle buluşuyor.
2012’de Glasgow’da Cryptic tarafından hayata geçirilen Sonica, kısa sürede görsel-işitsel ve sonik sanatların önde gelen festivallerinden biri oldu. İzlemekle sınırlı kalmayan, aynı zamanda öğrenme ve keşif alanı yaratan festival, sanatçı ve uzmanlarla buluşma imkânı sunan atölye çalışmalarıyla deneyimi derinleştirecek.
Uluslararası sahnenin öncü isimleri ile Türkiye’den yenilikçi sanatçılar, festival boyunca Babylon’da buluşacak. Elektronik müziğin en yaratıcı prodüktörlerinden biri kabul edilen ve Erased Tapes etiketiyle işlerini yayımlayan Rival Consoles, atmosferik ve duygusal setiyle festivale konuk olacak. Avrupa sahnesinin yükselen yıldızı TAAHLIAH, enerjik elektronik müziği ve güçlü sahne performansıyla dikkat çekerken; Londra merkezli Halina Rice, çok kanallı ses dünyasını görsellerle birleştiren performansıyla izleyicilere farklı bir deneyim sunacak. Nesneleri sese dönüştüren işleriyle uluslararası ödüller kazanmış Kanadalı sanatçı Martin Messier, sahneye suyun bin yıllık yolculuğunu taşıyacak. Kopenhag çıkışlı deneysel topluluk NEKO3 ise performans, müzik ve görsel sanatları harmanlayan yenilikçi yaklaşımıyla festival programında yer alacak.
Bunların yanında Robbie Thomson, Konx-om-Pax, Tatsuru Arai, Koi Failure, Non Square ve canlı kodlama ikilisi RAW da Sonica İstanbul’un heyecan verici programında sahne alacak.
-

Türkiye’de kültür, sanat ve edebiyat dünyasındaki gelişmelerin izini süren NODUL Almanak, 2024 yılının verimlerinin işlendiği ikinci sayısında farklı disiplinleri bir araya getirmeye devam ediyor. Edebiyattan çağdaş sanata, tiyatrodan tarihe, karikatürden sinemaya, müzikten spora kadar birçok disiplinde yıl boyu öne çıkan meseleleri, tartışma ve gelişmeleri merkezine alan NODUL Almanak, bugünün arşivini tutma iddiasıyla hareket etmeyi sürdürüyor.
Yayın yönetmenliğini Şaban Özdemir, editörlüğünü Abdullah Ezik’in üstlendiği NODUL Almanak 2024’te Haydar Ergülen, Elvan Kaya Aksarı, Adalet Çavdar, Mustafa Aplay, Mustafa Uçurum, Ayşegül Karayama, Murat Kaymaz, Büşra Tan Ezik, Abdullah Ezik, İlona Baytar, Filiz Ersin, Gizem Tan, Soykan Demir Ünlü, Eser Çalıkuşu, Cânân Kızılırmak, Fatma Zilif, Emel Bilge Çınar, Ayşe Canan Ertuğ, Hâle Öztürk, Ercan Çankaya, Caner Kaya, Ziyaver Şencan, İzel Rozental, Filiz Ersin, Mehmet Yılmaz ve Yahya Kemal Taştan’ın yazıları yer alıyor.

-

Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, Melahat ve Eşref Üren ile Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserlerini bir araya getirdiği “Yan Yana” başlıklı yeni süreli sergisini 10 Temmuz 2026 tarihine dek sanatseverlerle buluşturuyor.
Müzenin iki katına yayılan sergide, sanatçıların Türkiye İş Bankası Sanat Eserleri Koleksiyonu’ndaki eserlerinin yanı sıra özel koleksiyonlardan derlenen eserleri farklı temalar etrafında bir araya geliyor. Resimlerin yanı sıra, mektuplar, karikatürler, şiirler, eskizler ve belgeler de sergiye eşlik ederek izleyicilere zengin ve katmanlı bir anlatım sunuyor. Müzenin üçüncü katında Melahat ve Eşref Üren’in eserleri Dr. Öğr. Üyesi Ali Kayaalp’in küratörlüğünde, ikinci katında ise Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserleri Ömer Faruk Şerifoğlu’nun küratörlüğünde sanatseverlerle buluşuyor.
“Yan Yana” sergisi yalnızca iki sanatçı çiftin yaşamını ve üretimini aktarmakla kalmıyor; aynı zamanda her bir sanatçının birbirinden farklı, ancak kesişen sanat yolculuklarını da izleyiciye taşıyor. Eren Eyüboğlu ile Melahat Üren’in kendilerine özgü duyarlılıkları, Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Eşref Üren’in anlatımlarıyla bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca bir çiftler hikâyesi değil, çok sesli bir sanat tarihi anlatısı çıkıyor. İzleyiciyi hem sanatçı çiftlerin ortak yaşamına hem de dört ayrı sanatçının iç dünyasına davet eden sergi, “yan yana” olmanın; birlikte üretmek, birbirinden beslenmek ve bazen de çeşitli nedenlerle görünmez olan emeği yeniden hatırlamak gibi farklı anlamları üzerine düşündürüyor.