• Seçkin Pirim’in eserleri Tosyalı iş birliğiyle Contemporary İstanbul’da

    Tosyalı, Contemporary Istanbul’un 20. edisyonunda, sanatçı Seçkin Pirim’in özel koleksiyonlarda yer alan heyecan verici eserlerini sanatseverlerle buluşturdu.

    Sanatı toplumsal dönüşüm, sürdürülebilir yaşam ve kültürel mirasın bir yansıması olarak gören Tosyalı, bu yıl da sanatta ileri dönüşümü yaratıcı bakış açısıyla yeniden yorumlayan sanatçılara destek olmaya devam etti.

    Tersane İstanbul’da 24–28 Eylül 2025 tarihleri arasında gerçekleşen etkinlik boyunca Tosyalı standını ziyaret eden konuklar, sanatçının pleksi, kâğıt, mermer ve alüminyum malzemelerle ürettiği ve kariyerinde dönüm noktası kabul edilen eserlerini yakından inceledi. Ziyaretçiler, Pirim’in özüne dönüş yolculuğunu anlatan yapıtları ile Tosyalı’nın yeşil çelik vizyonu arasında kurulan güçlü bağa tanıklık ettiler.

    Bu yıl beşinci kez Contemporary Istanbul’a destek veren Tosyalı, yalnızca sürdürülebilir üretim ve yeşil çelik yolculuğunda değil; kültür-sanat alanında da dönüşümün öncüsü olduğunu bir kez daha ortaya koydu. “Emek, değer, sabır ve malzemeyle dönüşüm” anlayışını sanata taşıyan Tosyalı, fuarda sanatın toplumsal gelişimdeki rolünü vurgulayan anlamlı bir katkı sundu.

    Contemporary Istanbul kapsamında açıklamalarda bulunan Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, “Contemporary Istanbul’un 20. yılında Seçkin Pirim’in eserlerini sanatseverlerle buluşturmak bizim için büyük bir mutluluk oldu. Tosyalı olarak sürdürülebilirlik vizyonumuz yalnızca üretim anlayışımızla sınırlı değil; kültür ve sanat aracılığıyla topluma yayılan bir dönüşüm hareketine de katkı sunuyor. Çünkü bizce sürdürülebilirliğin kalıcı olabilmesi, yaşamın her alanına nüfuz etmesiyle mümkün. Seçkin Pirim’in özüne dönüşü sorgulayan ve yenilenmeyi odağına alan sanat anlayışının, bizim yeşil çelik üretiminde doğaya ve geleceğe saygılı yaklaşımımızla örtüşmesi, bu iş birliğine ayrı bir anlam kattı. Contemporary Istanbul ile uzun süredir devam eden güzel bir iş birliğimiz var. Bir süre önce de Contemporary Istanbul Vakfı ve Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz Kariyer ve Mesleki Gelişim Eğitim Programı ile deprem sonrası eğitimlerine ara vermek zorunda kalan genç sanatçılarımızı desteklemeye başladık. Contemporary Istanbul ile olan iş birliğimizi önümüzdeki yıllarda da daha güzel projelerle taçlandırarak sanata ve sanatçılara olan desteğimizi sürdüreceğiz,” dedi.

  • Kjersti Skomsvold’un “Çocuk”u Türkçede

    Hızlandıkça Azalıyorum ve 33’ün yazarı Kjersti Skomsvold, “yeryüzünde insan olma” deneyimini yalın ama derinlikli bir öyküye dönüştürdüğü kitabı Çocuk ile okur karşısında. Eser, Deniz Canefe’nin Norveççeden çevirisiyle Jaguar Kitap etiketiyle yayımlandı.

    Romanın anlatıcısı, ikinci doğumunu gerçekleştiren ve yeni doğan kızına, onu bu dünyaya getiren anne babasının hikâyesini aktaran bir yazardır. Annelik süreci boyunca, bir yandan çocuğunun büyüyüşüne tanıklık ederken bir yandan da kendi çocukluğuna uzanır; çocuğuyla kurduğu bağ üzerinden ebeveynleriyle ilişkisini yeniden düşünür, sorgular. Karşısında filizlenen yeni yaşam ise ona geçmişle gelecek arasında derin bir hesaplaşma olanağı sunar.

  • Denizin çağrısına kulak vermek: Deniz Canavarları / Abdullah Ezik

    Edebiyat ile doğa, gerçek yaşam ve tarih arasında hemen her zaman girift ve çok sesli bir ilişki söz konusu olmuştur. Kimi zaman tarih kimi zaman doğa doğrudan edebiyatın konusu olmuş ve kendisine onun sınırları içerisinde bir karşılık bulmuş, kimi zamansa edebiyat, neredeyse hayata ilham olmuştur. Bütün bir sanat tarihini bu konudaki örnekler üzerinden okumak, değerlendirmek, tasarlamak bu bağlamda ihtimal dâhilindedir. Bu anlamda geçtiğimiz günlerde Timaş tarafından yayımlanan, IIda Turpeinen’in Denizin Canavarları başlıklı romanı da edebiyatın tarihten, gerçek yaşamdan, doğadan nasıl ilham alıp onu nasıl değerlendirebileceğine dair iyi bir örnek olarak belirir.

    Edebiyat tarihinde deniz temalı, denizi ve deniz kültürünü ön plana çıkaran birçok yazar ve şairden söz edilebilir. Herman Melville’in Moby Dick’i, Ernest Hemingway’in İhtiyar Balıkçı ve Deniz’i, Jack London’ın Deniz Kurdu, Joseph Conrad’ın Typhoon’ı, Iris Murdoch’un Deniz, Deniz’i bu anlamda akla gelen ilk örnekler arasında yer alır ve aslında geçmişten günümüze edebiyatta denizin ne derece yoğun bir şekilde işlendiğini gösterir. Fin yazar IIda Turpeinen’in Denizin Canavarları başlıklı romanı da bu listeye dâhil edilebilecek ve konunun günümüzde de ne derece yoğun bir şekilde işlendiğini, tartışmaya açıldığını, konuşulduğunu imler.

    Genç bir yazar olarak IIda Turpeinen, Denizin Canavarları’nda üç yüzyıla yayılan çok katmanlı bir kurgu geliştirir ve çoktan yok olmuş bir deniz memelisinin, “Steller” deniz ineğinin peşine düşer. Bu kararla birlikte hem bilimsel merakın hem de insan–doğa çatışmasının öyküsünü tek bir merkezde toplayarak ortaya hem dramatik bir yapı hem de onun üzerine inşa edilebilecek ve farklı disiplinleri buluşturan bir anlayış geliştirir. Romanın merkezinde, insan bilgisinin büyüleyici yükselişiyle doğayı tüketme alışkanlığı arasındaki trajik gerilim yer alır ve bu gerilim, Turpeinen için roman boyunca sürdürülecek ana hattı ifade eder. Steller deniz ineği, bu anlamda hem gerçek bir canlı türü hem de kaybolmuş doğallığın simgesi olarak öne çıkar ve bir anlamda romanın merkezinde yer alan asıl unsur olarak kendisini her daim hatırlatır.

    Steller deniz ineği, Kuzey Pasifik’in soğuk sularında yaşamış, otçul ve devasa boyutlara ulaşan bir memeli olarak uzun yıllar bilim insanlarının dikkatini çekmiş, onlara ilham olmuş ve uzun araştırmalara konu olmuş bir canlıdır. 1741’de doğa bilimci Georg Wilhelm Steller tarafından keşfedilip tanımlandıktan yalnızca yirmi yedi yıl sonra tür tamamen yok olmuş, böylelikle büyük bir keşfin hızlı bir yitimi nasıl beraberinde getirdiği kayıtlara geçmiştir. İnsanoğlunun bitip tükenmez av hırsı, bu canlı türünün yok olmasına neden olmuş, üstelik bunu çok kısa bir sürede gerçekleştirmiştir. Roman, işte bu tarihsel trajediyi edebî bir malzeme olarak merkezine alırken bir keşif ve kayıp temi üzerinden hareket eder. Deniz ineği, bir yandan bilimsel keşiflerin sembolü, diğer yandan da insan hırsının kurbanı olarak romanda kendisine karşılık bulur. Bu ikili rol romanın temellerini oluşturur: Keşif ile yıkım aynı anda hem deniz ineğini hem de karakterleri peşinden sürükler.

    Deniz Canavarları’nda yazar, temelde bir üçlü anlatım silsilesi/katmanı üzerinden hareket eder. 1741, 1859 ve 1952 başat tarihler olarak ön plana çıkar. Anlatım, üçlü zaman, mekân ve zemin üzerinden ilerler. Romanın ilk bölümünde 1741 yılı merkeze alınır. Otuz iki yaşındaki Georg Wilhelm Steller, Yüzbaşı Bering’in Büyük Kuzey Seferi’ne katılır. Bu seferdeki amaç Asya’dan Amerika’ya uzanan bir deniz yolu keşfetmek, böylece dünya ticaret ve hareket alanlarına yeni bir şekil/yön vermektir; ancak doğa koşulları, yetersiz malzeme ve hastalıklarla boğuşan mürettebat hedefe ulaşmayı bir türlü beceremez ve birçok zorlukla mücadele eder. Her şeyin oldukça karamsar ve zorlu geçtiği bu yolculukta gerçekleştirilen büyük bir keşif çok geçmeden her şeyi değiştirir: Steller deniz ineği. Bu uysal dev deniz canlısının keşfi Steller’ın adını ölümsüzleştirirken aynı zamanda insanlığın doğayla kurduğu çelişkili ilişkinin de başlangıcına işaret eder. Bilimsel merakla büyülenmiş bir gözlemcinin, çok kısa bir süre sonra yeryüzünden silinecek bir türle karşılaşması romanın dramatik temelini oluşturur. Öte taraftan bu ilk bölümde insanın yeni bir şeyler keşfetme konusundaki arzusu ve heyecanı da temel bir başlık olarak ön plana çıkar.

    Romanın ikinci bölümü yaklaşık olarak bir asır sonra, 1859’da gelişen birtakım olaylar üzerinden ilerler. Alaska’nın Rus valisi, adamlarını yüz yıl önce yok olduğu söylenen dev bir deniz memelisinin iskeletini bulmaları için görevlendirir. Bu arayış yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda kültürel bir merakın da göstergesidir. Valinin kız kardeşi, yerleşimin doğa tarihi koleksiyonunu titizlikle düzenlerken iki yıl sonra Helsinki’de saygın bir profesör uzaklardan gönderilen kemikleri çizmesi için yetenekli bir çizeri işe alır. Çizerin bir kadın olması (Hilda Olson), dönemin toplumsal normlarına karşı küçük ama güçlü bir meydan okumadır. Profesör von Nordmann, Hilda Olson’u işe alırken hem tereddüt hem de heyecan duyar ve bu sürecin nasıl ilerleyeceğine dair kendi içerisinde şüphelerle güven duygusu sık sık karşı karşıya gelir. Bu dönemde deniz ineği artık bir bilimsel objeye dönüşmüş, herkesin dikkatini çeken önemli bir konu haline gelmiştir. Canlı bir varlık olmaktan çıkıp kemiklere, ardından çizimlere, sonra da koleksiyonlara dahil olmuş, böylelikle gerçek yaşamla sanatın, bilimin, edebiyatın nasıl kesiştiğine ve kesişebileceğine dair iyi bir örneğe dönüşmüştür. İnsanlık, onu artık ancak parçaları, iskeleti ve yarı hayali çizimleri üzerinden hatırlayabilmektedir. Bu süreç insan eliyle gerçekleşmiş bir yok oluşun yavaş yavaş kavranmaya başlandığını da gösterir. Denizin Canavarları, tıpkı roman başlığında da vurgulandığı üzere bu yönüyle modern ekoloji bilincinin ilk işaretlerini de vurgular.

    Romanın üçüncü katman ve bölümü 20. yüzyılın ortasında geçer. 1952’de Zooloji Müzesi, en yetenekli restoratörünü antika deniz ineği iskeletini yenilemekle görevlendirir. Bu iskelet artık yalnızca bilimsel bir kalıntı değil, aynı zamanda geçmişin de sessiz bir tanığıdır. Restorasyon süreci, imgesel olarak hafızanın yeniden inşası anlamına gelir ve bu yönüyle oldukça dikkat çeker. Deniz ineği geri getirilemeyecek olsa da iskelet aracılığıyla onun hikâyesi sonraki kuşaklara aktarılır. Böylelikle yok olanla hatırlama eylemi/edimi arasındaki ince çizgide yeniden durulur ve insana, kaybolmuş türlerin yalnızca anılar ve semboller aracılığıyla yaşatılabileceğini hatırlatır. Burada yazarın bilinçli tavrı aslında okura sadece bir hikâye anlatmakla yetinmediğini, ona başka türden düşünceler de sunduğunu gösterir. Turpeinen, büyük bir kültür ve keşif üzerinden hareket ederken dünyadaki yaşamın sadece insanoğlundan ibaret olmadığını, diğer canlıların da bu yaşamın bir parçası olduğunu görünür kılar ve bu yönüyle de ekolojiye edebiyatta geniş bir alan açar.

    İnsan ile doğa arasındaki bitmek bilmez çatışma Denizin Canavarları’ndaki en temel meseledir. Keşif arzusuyla başlayan süreç, kısa vadede bilgi ve prestij kazandırırken uzun vadede elim bir yok oluşa yol açar. Bunun yanında bilimsel merak ve koleksiyonculuk da romanın merkezinde yer alır. Yüzyıllar boyunca insan, doğayı anlamaya, sınıflandırmaya ve müzeleştirmeye çalışmıştır. Deniz ineği de bu çabanın bir simgesine dönüşür. Artık canlı bir varlık değil; çizimler, kemikler ve restore edilmiş bir iskelet aracılığıyla varlığını sürdüren hayali bir unsurdur. Bu çerçevede roman, yalnızca deniz ineğinin yok oluşunu değil, aynı zamanda bu yok oluşun insan zihninde nasıl yankılandığını da gösterir. Romanın ana karakterleri de bu hikâyeyi belirginleştiren, ona anlam katan unsurlar olarak belirir. Neredeyse bu noktada ana karakterin insan değil de bir deniz ineği iskeleti olduğun söylenebilir. Hiç konuşmasa, hiç hareket etmese, hiç görünmese de o, her şeyi etkileyen ve sürükleyen ana faktör durumundadır.

    Zamanlar ve mekânlar arasında gidip gelen roman kurgusu, insanlığın doğayla ilişkisinin uzun vadeli sonuçlarını gözler önüne serer. Aynı zamanda felsefi bir soruyu da gündeme getirir: İnsan, kendi elleriyle yok ettiği şeyleri nasıl ve ne derece yeniden canlandırabilir? İskeletin restore edilmesi bir tür hatırlama girişimidir, ama kaybolan şeyler bir daha geri döndürülemez ve yaşam, biricik olduğu için bu kadar anlamlıdır. Vali de profesör de çizer de bunun farkındadır ve bu durumun altını farklı şekillerde çizer. Bu durum, günümüzde tartışılan ekolojik krizler ve türlerin yok oluşu bağlamında da son derece güncel bir başlığa işaret eder.

    Denizin Canavarları, genç yalnızca geçmişte yaşanmış birtakım olayların hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda günümüz dünyasını oluşturan temel mesele ve yaklaşımları da imler. İnsanoğlunun açgözlülüğü, dünya yaşamında kendisini merkeze koyması, kendisi haricinde hiçbir şeye yaşam hakkı tanımaması, doğayı sömürmesi gibi başlıklar ön plana çıkar. İnsanlığın doğayla kurduğu ilişkideki yıkıcı alışkanlıkların tarihsel kökenlerini gösterir. Roman, ekolojik bilincin ve sürdürülebilirlik tartışmalarının tam ortasında yer alır. Steller deniz ineği, kaybolmuş bir tür olmanın ötesinde, insanlığın hatalarına dair kalıcı bir metafora dönüşür. Böylece roman, kıtaları ve yüzyılları aşan soluk kesici bir edebî başarı olarak, doğaya ve tarihe dair unutulmaz bir tanıklık sunar. Ilda Turpeinen de genç bir yazar olarak bütün bu imleri ortak bir paydada birleştirerek ortaya hem çok katmanlı, hem gerçek bir olaylar silsilesi üzerinden hareket eden doğal, hem de edebî bir metin çıkararak başarısını gösterir.

  • Erdem Taşdelen’in “İhtilaflar” sergisi BüroSarıgedik’te

    Erdem Taşdelen’in “İhtilaflar” başlıklı kişisel sergisi izleyiciyi gerçekliğin tek bir anlatıcı tarafından dikte edilmediği, akışkan, rüyavari bir anlatıya davet ediyor. Sergi, üç farklı mecrada şekilleniyor: Aynı adlı video işi İhtilaflarTezahürler adlı fotoğraf serisi; ve Uzun ve Dramatik Bir Sessizlik başlıklı performansın grafik notasyonu. Taşdelen, büyük harfli siyaset yerine gündelik yaşamdaki mikro müdahalelere odaklanarak, çağdaş dünyanın baskıcı söylemlerinden arınmış, çok sesli bir direniş anlatısı kuruyor.

    Erdem Taşdelen; yerleştirme, video, ses ve basılı malzeme gibi çeşitli mecralar kullanarak, tarihi kişiler, olaylar ve metinlerden yola çıkan yarı-kurgusal anlatılar kurar ve günümüzün sosyopolitik gerçekliklerine göndermelerde bulunur. Son 15 yıldaki projeleri; siyasi söylemlerin kamusal alandaki teatral ifadeleri, göç ve yerinden edilme olgusu, geçmişin günümüze musallat olma halleri ve öğrenilmiş kültürel biçimler aracılığıyla kendini ifade etmenin sınır ve olanakları gibi konuları ele almıştır. Taşdelen’in işleri bugüne dek The Power Plant, Aga Khan Müzesi ve Mercer Union (Toronto); Contemporary Art Gallery (Vancouver); VOX Centre de l’image contemporaine (Montréal); Framer Framed (Amsterdam); Museum für Neue Kunst (Freiburg); Bonington Gallery (Nottingham); ve Pera Müzesi ile Sabancı Müzesi (İstanbul) gibi kurumlarda sergilenmiştir. Katıldığı sanatçı misafir programları arasında Delfina Vakfı ve Studio Voltaire (Londra); Hangar (Lizbon); Rupert (Vilnius); ve KulturKontakt (Viyana) yer almaktadır.

  • Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” sergisi Decollage Art Space’te

    Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” adlı sergisi, 30 Eylül-2 Kasım 2025 tarihleri arasında
    Decollage Art Space’te izleyiciyle buluşuyor. Yeni sanat sezonuna Damla Yücebaş’ın kişisel
    sergisiyle başlayacak olan Decollage Art Space, sene boyunca birbirinden farklı disiplin ve
    üretim biçimlerinde birçok sanatçıyı ağırlamayı ve açık çağrılarla genç sanatçıları
    desteklemeyi planlıyor.
    Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” adlı sergisi, sanatçının lif sanatı ve tekstil yüzeyler üzerine
    uyguladığı görsel illüzyona dayalı ipek baskı çalışmalarında, malzemeyle doğrudan kurduğu
    diyalogları yansıtıyor. Geçiş anları, kıvrılan, kaybolan, yeniden biçimlenen, bilinmezliğin
    getirdiği eşikleri odağına alıyor. “Bilmeme” (not knowing) yaklaşımıyla şekillenen sanat
    pratiği, “faydalı boşluk”, “temelsiz düşünme” ve “kendiliğinden oluş” gibi Doğu
    felsefelerinden beslenen kavramlarla bağ kuruyor.
    Sanatçının lif sanatı ve özgün tekstil baskılar alanında kurduğu görsel dil, teknikten yola
    çıkarak bedensel, zihinsel ve materyal bir diyaloğa dönüşüyor. Baskı yüzeyler üzerinde
    şekillenen soyut imgeler, yalnızca estetik bir kompozisyon değil; aynı zamanda bir düşünme
    pratiği. Her bir yüzey, doku ve baskı, sanatçının malzemeyle birlikte yürüdüğü, yönsüz ama
    dikkatli bir keşif rotası olarak beliriyor. Transparan ve opak kumaş yüzeyler üzerine
    uygulanan şablon baskı (ipek baskı), video ve ışık yerleştirmeleri, ip ve sünger gibi
    malzemeler ile gerçekleştirilen üretimler, belirli performatif bir iznin verilmesi sonucu olarak
    ortaya çıkıyor.
    “Yürüyüşler” sergisinde, eserlerin yüzeyindeki görsel illüzyon, bir yanılsamadan öte akışın ta
    kendisine dönüşüyor. Kobo Abe’nin Kumların Kadını romanında, “aslında kum akmıyor da,
    akış kumun ta kendisi” diyen karakter gibi; bu sergi de suyun, zamanın ya da dünyanın
    akmadığını; akışın, onların doğası olduğunu söylüyor.
    Doğadaki rastlantısallıklar Yücebaş’ın üretimlerindeki bilinmeyene olan sonsuz güvenin bir izi
    olarak karşımıza çıkıyor. Yürüyüş burada yalnızca fiziksel bir eylem değil; aynı zamanda bir
    varoluş biçimi. Bu güven haliyle sürdürülen “bilmeme”, burada bir eksiklik değil; potansiyel
    bir boşluk olarak beliriyor. Yücebaş, bu potansiyelle ilerleyerek, her işi bir sona değil, bir
    açıklığa doğru kuruyor. Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” sergisi seyirciyi yüzeydeki detaylara
    olduğu kadar o yüzeylerde saklı olan boşluklara bakmaya da çağırıyor. Bu boşluklar, sabit
    biçimlerden sızan akışla doluyor.