• Pera Müzesi’nden yeni öğrenme programı: “Etkileşim Biçimleri” 

    Pera Müzesi Öğrenme Programları, Ortak Duygular sergisine paralel olarak hazırladığı “Etkileşim Biçimleri” başlıklı atölye dizisiyle 18 yaş ve üzeri katılımcılara üretme, düşünme ve paylaşma alanı açıyor. 24 Ekim – 28 Kasım tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleşecek program, sanatın dönüştürücü gücünü kişisel deneyimlerle buluşturarak, katılımcıları hafıza, kimlik, geçicilik ve kalıcılık üzerine düşünmeye davet ediyor.

    Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin Ortak Duygular: British Council Koleksiyonu’ndan Yapıtlar sergisine paralel geliştirilen bu özel program, heykelden kumaş kolajına, iplikle işlenmiş fotoğraflardan duygu kitaplarına uzanan beş farklı atölyeyi bir araya getiriyor. Her bir atölye, sanatla temas kurmanın kişisel bir keşif ve ifade biçimi olabileceğini hatırlatıyor.

    Programın ilk atölyesi “Fotoğraf Nakış Atölyesi” 24 Ekim Cuma günü Ceren Uyan yürütücülüğünde gerçekleşecek. Katılımcılar renkli ipliklerle geçmiş ve bugün arasında yeni bağlar kurarken, anılarını ilmek ilmek işler. 31 Ekim’de OyunMu tarafından gerçekleştirilecek “Geçici Duygular, Kalıcı Hatıralar” atölyesi ise notlar, çizimler ve termal baskılarla bir duygu kitabı oluşturma deneyimi sunar.

    7 Kasım’da düzenlenecek “Sarmal Heykel” atölyesi, Sarah Lucas’ın NÜ KİKLAD 12 eserinden yola çıkarak beden ve form üzerine düşünmeye davet eder. 21 Kasım’da gerçekleşecek “Hafıza Kiti” atölyesi, Suzanne Treister’in Model Kit No. 3 eserinden ilhamla, sanat terapisi yöntemleriyle kişisel hikâyelerin yeniden keşfini mümkün kılar. Program, 28 Kasım’da Delaine Le Bas’ın Kaybedecek Hiçbir Şeyi Olmayan Bir Kadın eserinden esinlenen “Kendilik Kolajı” ile son bulur; katılımcılar kumaş parçalarıyla kimlik ve aidiyet üzerine kişisel bir kolaj oluşturur.

    “Etkileşim Biçimleri”, sanatın duyularla, duygularla ve hatıralarla kurduğu çok yönlü ilişkiyi deneyimlemek isteyen herkesi Pera Müzesi’nde buluşmaya çağırıyor.

  • Mahir Ünsal Eriş ile “Gaip” üzerine / Abdullah Ezik

    Mahir Ünsal Eriş, geçtiğimiz haftalarda Mundi Kitap’tan çıkan Gaip’te daha önce Storytel’de “sesli kitap” olarak yayımlanan bir hikâyeyi bu kez metin olarak ortaya koyuyor. Kendi içerisinde bir aile hikâyesi olarak da ele alabileceğimiz Gaip, farklı türleri iç içe geçiren özgün bir eser.

    Mahir Ünsal Eriş ile Gaip, romanın gün yüzüne çıkma serüveni ve ele aldığı temel meseleler üzerine konuştuk.

    Geçtiğimiz haftalarda Mundi Kitap’tan çıkan yeni kitabınız Gaip, aslında daha önce Storytel’de “sesli kitap” olarak yayımlanan bir eser. Bu noktada kitabın öncelikle bir sesli kitap olarak tasarlanıp yazılması benim için dikkat çeken bir konu. Bugüne kadar farklı türlerde kalem oynatmış bir yazar olarak bu kez bir sesli kitap tasarlamak/yazmak sizi nasıl besledi, etkiledi?

    Benim gibi, sesli kitabı sadece seslendirilmiş kitap olarak gören basit biri için zorlayıcı olduğu kadar ufuk açıcı bir deneyimdi diyebilirim. Açıkçası bir metni seslendirileceğini peşinen bilerek kaleme almak yazarken yalnızca kendi sesini duyan yazarlar için oldukça ilginç ve kafa karıştırıcı. Ama şunu da eklemem lazım, Beyti Engin çok başarılı bir seslendirme sanatçısı, beni de metni de çok iyi hissetti ve bunu performansına da ziyadesiyle yansıttı. Benim de “seslendirilmek üzere kaleme alınan bir roman” yazma maceramı kolaylaştırdı bu durum.

    Her türün, her içeriğin kendine uygun bir anlatı dili/evreni olduğundan söz etmek mümkün. Gaip üzerinden bir sesli kitap yazmak ile Öbürküler, Sarıyaz, Dünya Bu Kadar gibi kitaplar üzerinden doğrudan bir metin üretmek arasında sizin için ne tür ortaklık/aykırılıklardan söz edilebilir? Yazı pratiğiniz bakımından bu meseleye nasıl yaklaşırsınız?

    Aslında teknik olarak çok büyük bir farklılık olmadığını söyleyebilirim. Sadece yazarken, kimi zaman zihnimin içinde Beyti Engin’in sesini duyduğumu hissettiğim oluyordu. Yazı başında pek başıma gelen bir şey olmadığı için bu durum beni bazen çok şaşırtıyordu. Ama Gaip aynı zamanda zamana karşı yazılan bir temponun ürünüydü, bunların beni oyalamasına izin veremezdim.

    Gaip, aynı zamanda tefrika geleneğinin bir parçası olarak da değerlendirilebilecek bir eser. Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi birçok önemli yazarın tefrika geleneğinden geldiğini ve bu yapının yazarlara dair farklı perspektifler sunduğunu söylenebilir. Bu noktada gerek tefrika geleneği gerekse Gaip’in bu bağlamda ifade ettiği değere dair neler söylersiniz?

    Çocukça bir itirafta bulunmam uygunsuz kaçmazsa, benim çok erken yaşlardan beri hayalini kurduğum bir şeydi yazar olmak ve bir gün yazar olup tefrika romanlar yazacağımı, bunun yanı sıra kendime uydurduğum müstear isimlerle başka dallarda başka kitaplar kaleme alacağımı düşleyip mutlu olurdum. İkisini de yaptım. Çocukluk hayallerine erişmenin tarifsiz bir mutluluğu var. Öte yandan tefrika geleneğini çok kıymetli bulurum hep. Bugün basılı kitap halinde klasikler arasına girmiş birçok romanın tefrika edilerek yayımlandığını biliyoruz. Bu geleneğin artık yaşatılabilmesi mümkün görünmüyor. Ama nostaljik bir ilişkilenme bile olsa tefrika geleneğine en azından selam duran, el sallayan bir şeyler yazabilmeyi hep çok istiyordum. Maalesef artık tefrikaları neşredecek sıklıkta çıkan gazetelerimiz, dergilerimiz yok. Olanların da ilgisini çekeceğini sanmıyorum. İki seçenek vardı. Birincisi bir blog açarak, bir internet sitesini yer edinerek yazmak, ikincisi her hafta yayınlanan bir sesli kitap olarak sesli kitap platformunda yer almak. İkincisi için bana imkân sağladılar sağ olsunlar, ben de bu fırsatı olabildiğince verimli kullanmaya çalıştım kendi adıma.

    Roman, Balıkesir’in Aksakal beldesinde gerçekleşen bir trafik kazasıyla açılıp zamanla birçok meseleyi içerisine alarak genişler. Öyle ki bir kurum olarak aileden devletin işlevine kadar birçok mesele bu süreçte tartışmaya açılır. Gaip’in birçok meselenin tartışmaya açıldığı bu çok katmanlı yapısı ile günümüz dünyasının sorunlarıyla kurduğu ilişki/bağ/diyalog üzerine ne söylersiniz? “Bugünün romanı” olarak Gaip, bize nasıl bir dünya çizer?

    Türkiye’nin tarihi bıktırıcı bir tekrarlar döngüsüdür. Yüksek lisans zamanlarında Milli Kütüphane’ye giderdim Yahudi gazetelerinin fotoğraflarını çekip arşivlemek için. O esnada başka gazetelere de bakardım tabii. Her şey, ama her şey, tüm gündemler, tüm meseleler, tüm kavga ve ayrışmalar o kadar aynı ki. 1930’larda da böyle, 60’larda da, 80’lerde de… Kıbrıs davası, Kürt meselesi, ordu güçlerinin sivil siyaset üzerindeki gölgesi, enflasyon, zam, sağ-sol çatışması, laiklik, yoksulluğa bağlı artan suç, şu bu… Rastgele seçilmiş herhangi bir gazetenin herhangi bir sayısında bunlardan herhangi birine rastlamamak imkansız. Üstelik söylemler, argümanlar, taraflar bile değişmemiş. Hep aynı. Bir sorun bir yerde inatla çözülmüyorsa o sorunun çözülmemesinden beslenen birileri var demektir. Gaip’teki hikâye de böyledir. Türk sağı, bu ülkedeki en kestirilebilir şeylerden biridir. Asla yanıltmaz, şaşırtmaz, hep beklendik hikayeler sunan bir şeydir. Dolayısıyla da bence Gaip’teki hikâyenin tamamen kurgusal olması ama bir yandan da gerçeklikle şaşırtıcı paralellikler taşıması bundandır. Belki de onu bugün de değil de yetmişlerin sonunda geçen bir hikâye olarak yazsaydım çok az farkı olurdu diye düşünüyorum.

    Romanın ana kahramanı Salih Bey, hafızasını kaybetmiş, dolayısıyla geçmiş ile bugün arasında herhangi bir bağı olmayan, ne yaptığını kendisinin de çevresindekilerin de bilmediği bir figürdür. Dolayısıyla burada çok katmanlı bir bilinmezlik, bir gaiplik durumu söz konusu. Bütün bu bilinmezlik yumağının içerisinde Salih Bey’in kendisini, kendi geçmişini arama serüvenini bunca özel kılan nedir? Neden Salih Bey’i bu denli karanlıkta bırakmak istediniz?

    Aslında bu biraz benim kontrolüm dışındaydı diyebilirim. Salih Bey’in ortaya koyduğu karakterin kendisi düpedüz “karanlık”. Bununla birlikte yazarken, bazen canım tam aksini çekse de, karakterlerle kendi yargımla yaklaşmamaya, onları anlatırken taraf tutmamaya çalışıyorum. Evet, Salih karanlık bir adam. Kendini bildiği, tabiri caizse “aklının başında olduğu” zamanlarda bile hayatı gizemli boşluklarla, karanlık kısımlarla örülü biri. Ama benim için onu önemli ya da anlatılmaya değer kılan şey derin devlette değil de ailesi içinde nasıl bir adam olduğu. Onu Türk babasının bir ortalaması, bir tecessümü olarak görmek mümkün elbette. Yine de hikâyenin geneline baktığımda onun karanlık geçmişinin peşinden koşmasından çok ailesiyle olan ilişkisinde nasıl çuvalladığını keşfetme macerası cazip geliyor bana.

    Salih Bey’in ailesiyle olan ilişkisi ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Eşi Nermin Hanım, kızı Mine ve oğulları Samim ile Fikret, Salih Bey’e dair ortaya bambaşka portreler çıkarırlar. Dolayısıyla ortada tek bir kişilik değil, parçalı bir karakter yapısı söz konusudur. Salih Bey’e dair gelişen bu çoklu/parçalı anlatılar ile romanın biçimi/formatı arasında ne tür bir ilişki kurulabilir?

    Bir hikâye herkesin gözünden başka görülebilir, herkesin dilinden başka anlatılabilir elbette. Ben Salih gibi bir adamın ailesiyle olan ilişkisinde, tüm aile tarihleri boyunca açtığı yaraları, yaralıların gözünden görmeye de, bu yaraları açan Salih’in hakikati keşfetme yolculuğuna tanıklık etmeye de özen göstermeye çalıştım Gaip’i yazarken. Aileyi yazmak, yani aile mefhumunun kendisini yazıp iç ilişkilere, dinamiklere bir mikroskop altında bakmak elbette her yanıyla yıpratıcı bir iş. Hepimiz sayısız aile macerasının içinden geçerek büyüyoruz. Ama iyi ama kötü tonla iz bırakıyor hepsi bu maceraların ve çoğunlukla farkında bile olmuyoruz bunun. Ama yazmak, iyi mi kötü mi bilmem, içinin en çıplak haline bakmaktır. O nedenle bunların içeride nerelere saklandıklarını gördükçe yazmak daha da zorlaşıyor diyebilirim. Yine de hakkaniyetli olmaya çalıştım; hem roman kahramanlarıma hem de kendime ve aile tarihime karşı.

    Baba-oğul ilişkisi (geçmişten bugüne) edebiyatın daima en temel sorunsallarından birisi olagelmiştir. Siz de Salih Bey ve oğulları (Samim ve Fikret) üzerinden bu konuya farklı bir perspektiften yaklaşıyorsunuz. Öncelikle oldukça kadim bir başlık olarak baba-oğul ilişkisi ve kitabın yazım sürecinde bu meselenin size düşündürdükleri üzerine neler söylersiniz?

    Babalığın gerçekte ne olduğu ya da nasıl olabileceğine dair tüm fikrim oğlumun doğumundan sonra oluştu. Ben babaların oğullarla yanak yanağa, sarmaş dolaş neşe içinde gülüp oynadığı, arkadaş gibi geçinip gittiği bir zaman ve ortamda büyümedim. Dolayısıyla da baba-oğul ilişkisini kendi deneyim ve gözlemim üzerinden değerlendirip, “Demek ki bu işin doğası böyle,” diye kanıksayıp bununla barışmaya çalışıyormuşum. Oğlumun doğumundan sonra işin hiç de öyle olmadığını, hiç de öyle olmak zorunda olmadığını anladım ve bu beni derin, sancılı ve yorucu bir hesaplaşma sürecinin içine soktu. Gaip’in babama ve oğluma ithaf edilmesinin sebebi budur. Çünkü Gaip benim bu sürecimin, bu sorgulamalarımın, hesaplaşmalarımın bir ürünü olarak ortaya çıktı. Tabii bununla babamın bir Salih Bey olduğu yanılgısına yol açmak istemem. Babam çok sevgi dolu ve müşfik bir adamdır, oğluma karşı yaklaşımından bunu görebiliyorum.

    Salih Bey ile oğulları arasındaki ilişkide Samim için eğreti duran birçok unsur Fikret için oldukça ilgi çekicidir. Dolayısıyla birbirlerinden alabildiğine farklı iki kardeşten ve iki farklı baba-oğul ilişkisinden söz edilebilir. Bu noktada Samim ile Fikret’in babaları ile geliştirdikleri bağı bunca farklı kılan nedir?

    Buna çok akıl ve izahattan yoksun bir cevap vereceğim: Beş parmağın beşi bile bir değil. Hayatın bize öğrettiklerinden biri de ailede her çocuğun tartıda aynı kıymeti vermediği, bunun da çocukların anne-babayla olan ilişkilerine ister istemez sirayet ettiğidir. İnsanların evlat ayırmadıklarına dair beyanları maalesef iyi niyetli ve vicdan azabının önüne baraj kurmak için tasarlanmış safiyane yalanlardan ibarettir. Hal böyle olunca nasıl ki her çocuğun yapıp ettiği anne-babaya aynı görünmüyorsa her anne ya da baba da çocuklara ne olursa olsun aynı görünmüyor. Bu, Fikret ve Samim’in babalarıyla olan ilişkileri özelinde de epey geçerliliğini koruyan bir hakikat.

    Roman, üç kuşak arasındaki ilişkiyi irdelerken Salih Bey’den torunu Başak’a doğru genişler. Salih Bey’in kendi çocuklarıyla geliştiremediği bağı bu noktada torunu ile geliştirmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu eğilimin temel sebebi nedir? Çocuklarıyla bunca mesafeli olan Salih Bey’i Başak’a bunca yaklaştıran temel dürtüyü nasıl yorumlamak gerekir?

    Zannederim kendisini “Salih Bey” yapan tüm kural, düzen, yasak ve pozlardan kurtulmuş, hiçbirini hatırlamayarak bir bilinmezliğin içine düşmüş olmasıdır. Ama bunun da ötesinde bu iş genelde böyledir. “Evlat sermaye, torun kârdır,” derler. İnsanlar gençlikte nasıl seveceklerini, sevdiklerini nasıl göstereceklerini bilmedikleri evlatlarıyla kaybettikleri zamanı torunlarıyla telafi etmeye çabalarlar genelde. Çocuklarını, şımarır, yüz göz olur, yüz bulup azıtır, hürmetini kaybeder diye korkuyla sevmedikleri yıllardan sonra torunlarını şımartır, onlarla yüz göz olur, onların yüz bulup azıtmasını sağlar ve bununla eğlenirler. Belki böylesi bir durumun da etkisi vardır Salih Bey ile Başak’ın ilişkisi söz konusu olduğunda.

    Gaip’ten aynı zamanda bir polisiye roman olarak söz etmek de mümkün, zira ortada çözülmesi gereken bir gizem, cevabı aranan birtakım sorular vardır. Öte taraftan romandaki her bir bölüm, kendi gizemini ve buna paralel bir şekilde kendi çözümünü de üretmeyi başarır. Siz romandaki bu yapıyı nasıl kurdunuz ve bir polisiye olarak Gaip, nasıl bir bilmecenin peşinden gider? Bu noktada tür meselesi sizin için bir anlam ifade ediyor mu?

    Açık yüreklilikle itiraf etmem gerekirse Gaip benim için sadece bir aile hikayesi. Aile içindeki gerilimin, yarların, yarım kalmışlıkların hikayesi Salih Bey’in derin devlet macerasından, Barnabas İncili avından, birinin öbürüne kurduğu kumpastan çok daha cazip ve merak uyandırıcı geliyor bana. Bu nedenle işin polisiye kısmının ağırlıklı olarak gerilimi diri tutmak ve tefrikanın takibini sağlamak için bunca zinde tutulduğunu söyleyebilirim. Bir aile hikayesi anlatmak istiyordum ve anlattım. Bunun için de polisiyenin sokaklarında yürümem gerekiyordu. Bu noktada ne saf bir aile hikayesi ne de katıksız bir polisiye roman diyebilirim onun için. Ama polisiyeyi çok seviyorum ve beni çok heyecanlandırıyor da. Polisiye yazmanın heyecan ve neşesi türler içinde onu en cazip olan haline getiriyor benim için.

  • “Yan Yana Konferansları” 10 Ekim’de başlıyor

    Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin yeni süreli sergisi “Yan Yana” kapsamında düzenlenen Yan Yana Konferansları, 10 Ekim’de BlackBox’ta başlıyor. Serginin küratörleri Dr. Öğr. Üyesi Ali Kayaalp ve Ömer Faruk Şerifoğlu tarafından hazırlanan bu konferans dizisi, serginin merkezinde yer alan sanatçı çiftler Melahat-Eşref Üren ile Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamlarını ve eserlerinin sanat tarihimizdeki izlerini ele alacak.

    Serinin ilk buluşması, “Aramızda Bir Şey Var – Melahat Üren” başlıklı konferansla 10 Ekim Cuma günü saat 15.00’te BlackBox’ta gerçekleşecek. Dr. Kayaalp’in bu konuşması, sanat tarihinin gölgesinde kalmış önemli bir kadın sanatçı olan Melahat Üren’i merkeze alıyor; sanatçının farklı disiplinlerdeki üretimlerini, Eşref Üren’le olan yaratıcı ve kişisel ilişkisi bağlamında inceleyerek, bu etkileşimin iki sanatçının eserlerinde nasıl karşılık bulduğunu tartışmaya açıyor.

    BlackBox etkinliklerinin biletleri Biletix üzerinden ve Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi danışmasından temin edilebilir. Ayrıntılı bilgiye müzenin internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

  • “Ağaçlar Gibi Konuşmak” sergisi Brieflyart Galeri’de

    Brieflyart Galeri, Neş’e Erdok, Hüsnü Koldaş, Kemal İskender, Nedret Sekban, Resul Aytemür ve Ahmet Umur Deniz’in eserlerini bir araya getiren “Ağaçlar Gibi Konuşmak” adlı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. 7 Ekim akşamı, sergide yer alan sanatçıların katılımıyla gerçekleşen özel bir davetle açılan sergi, Rainer Maria Rilke’nin “Ağaçların arasında yalnız hissetmez insan; onlar hep birlikte ayakta durur.” dizelerinden ilham alıyor. Bir arada olmanın hem yükünü hem de ferahlığını sanat aracılığıyla görünür kılan sergi, farklı kuşaklardan sanatçılar arasında sessiz bir diyalog kuruyor. Küratörlüğünü sanat tarihçisi Aslı Bora’nın üstlendiği “Ağaçlar Gibi Konuşmak”, izleyiciyi bu sessiz etkileşime tanıklık etmeye çağırıyor. Sergi, 16 Kasım tarihine kadar Gümüşsuyu’ndaki Brieflyart’ta görülebilir.

    Farklı dönemlerden gelen sanatçıları bir araya getiren “Ağaçlar Gibi Konuşmak”, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin köklü geleneğini ve Neşet Günal Atölyesi’nin ortak belleğini bugünün sanat ortamında yeniden gündeme taşıyor. Sergi, bu ortak belleğin günümüzdeki izlerini, sanatçılar arasındaki çok katmanlı ilişki ve etkileşimlerle izleyiciye sunuyor.

    Sergideki seçki, aynı kaynaktan beslenmiş ama farklı kuşaklarda biçimlenmiş sanat anlayışlarını yan yana getiriyor. Neş’e Erdok, insan ruhunun kırılganlığını yoğun bir gerçekçilikle yansıtan figürleriyle serginin duygusal derinliğini kurarken; Hüsnü Koldaş’ın disiplinli ama deneysel tavrı, işler arasındaki sessiz diyaloğa ritim kazandırıyor. Kemal İskender, düşünsel derinliğiyle Akademi geleneğinin titizliğini çağrıştıran bir omurga oluşturuyor. Nedret Sekban, insan bedeninin dramatik gücünü öne çıkaran figürleriyle serginin görsel enerjisini yükseltiyor. Resul Aytemür, Beyoğlu’nun renkli atmosferini güçlü renk kullanımıyla resimlerine taşırken; Ahmet Umur Deniz, toplumsal hafızayı bireysel deneyimlerle harmanlayarak geçmişle bugünü çağdaş bir dilde buluşturuyor.

    Bir ormana girildiğinde ışığın, sesin ve kokunun değişmesi gibi, “Ağaçlar Gibi Konuşmak” da izleyiciyi kendi iç ritmine sahip bir atmosferin içine davet ediyor. Eserler birbirine alan açarken, sessizlikle yoğunluk arasında gidip gelen bir ritim yaratıyor. İzleyici, bu ritmin içinde dolaşırken yapıtlar arasındaki görünmez diyalogların bir parçasına dönüşüyor.

  • Ali Kotan’ın “Bana yüreğini ödünç ver” sergisi Galeri Siyah Beyaz’da

    Galeri Siyah Beyaz, Ali Kotan’ın yeni solo sergisi “Bana Yüreğini Ödünç Ver”, 10 Ekim – 15 Kasım 2025 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.

    Giderek dijitalleşen çağımız, bizi çevremizi görme ve duyma biçimlerimizden uzaklaştırıyor; varoluşumuzu ekranların, sınırların ve yapay kurguların içine sıkıştırıyor. Kotan’ın bu sergisi, söz konusu sınırlı alanın çerçevesini görünür kılarken “ben” ile “sen”, “ben” ile “biz” arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Sanatçı, bu ilişkileri birer yansıma ya da kopya olmaktan çıkarıp yeniden anlamlandırmayı amaçlıyor. Eser ile sanatçı, izleyici ile eser ve eser ile mekân arasındaki karşılıklı etkileşimleri; bakarken bakılmak, izlerken izlenmek gibi durumlar üzerinden sorgulayan sergi, bakışın kendisini merkezine alıyor.

    Kotan, insan doğasının temelinde yer alan gözlem yetisine dikkat çekiyor. İnsan, çevresini yalnızca gözleriyle değil, duygusal ve sezgisel bir algıyla kavrar. Bu sergi de izleyiciyi sadece “bakan” değil, aynı zamanda “bakılan” bir özneye dönüştürerek görmenin, duymanın ve hissetmenin özüne dair farkındalığı yeniden hatırlatıyor.

    Sanatçı, geleneksel tekniklerle oluşturduğu tuval resimlerinde birbirine bakan, gören, izleyen ve izlenen göz imgelerini merkeze alıyor. Kotan’ın metafor olarak kullandığı bu göz, dünyanın sürekli değişen hareketinde izleyiciyle karşılaşmayı bekliyor.

    Ali Kotan’ın “Bana Yüreğini Ödünç Ver” başlıklı solo sergisi, 10 Ekim – 15 Kasım 2025 tarihleri arasında, pazar günleri hariç her gün 11.00–19.00 saatleri arasında Galeri Siyah Beyaz’da ziyaret edilebilir.