• Özge Kahraman’ın yeni sergisi “ARKHE: Karanlık” MERKUR’de

    Özge Kahraman’ın kişisel sergisi “ARKHE: Karanlık”, 12 Mayıs – 6 Haziran 2026 tarihleri arasında MERKUR’de sanatseverlerle buluşuyor.

    Antik Yunan düşüncesinde “arkhe” (ἀρχή), var olan her şeyin kökenini ifade eden bir kavramdır. Yalnızca bir başlangıç noktasına değil, varlığın ortaya çıkmasını mümkün kılan ilk ilkeye, ilk maddeye ya da ilk güce işaret eder. Presokratik düşünürlerin evrenin temelini anlamaya yönelik geliştirdiği farklı arkhe yorumları, görünen dünyanın altında daha derin ve daha temel bir gerçeklik bulunduğu fikrini ortaya koyar. 

    Özge Kahraman’ın “ARKHE: Karanlık” başlıklı sergisi, bu düşünsel zeminden hareketle karanlığı yoklukla değil, henüz biçim kazanmamış olanın potansiyeliyle ilişkilendirir. Bir şeyin var olabilmesi için önce görünmeyen bir süreçten geçmesi gerekir. Bu anlamda karanlık, başlangıcın saklı alanı olarak düşünülebilir. Bu yaklaşımın somut karşılığı ise mağaralarda bulunur. Milyonlarca yıl boyunca suyun, mineralin ve taşın yavaş hareketiyle şekillenen mağaralar, dünyanın en eski oluşum süreçlerini sessizce kaydeden doğal alanlar olarak serginin düşünsel merkezinde yer alır. 

    Özge Kahraman, yaklaşık on beş yıldır sürdürdüğü mağara araştırmaları aracılığıyla yeraltını yalnızca keşfedilen fiziksel bir alan olarak değil, varlığın başlangıcını düşünmeye açılan bir eşik olarak ele alır. Sanatçının üretimi, mağaralarda karşılaşılan oluşumları ve bu mekânların yarattığı deneyimi görsel bir dile dönüştürür. Noktalama tekniğiyle oluşturduğu yüzeylerde binlerce nokta bir araya gelerek mineral dokuları, taşın katmanlı yapısını ve zamanın tortulaşmasını çağrıştırır. Her bir nokta, dünyanın derinliklerinde gerçekleşen yavaş oluşum süreçlerinin küçük ama etkili bir izi gibi belirir. Bu nedenle sanatçının işleri, yalnızca bir mekânı temsil etmez; aynı zamanda arkhe kavramını, yani varlığın kökenine dair düşünceyi görünür kılmaya çalışır.

    “ARKHE: Karanlık”, izleyiciyi yüzeydeki görünür dünyadan uzaklaştırarak derinlikte saklı olan başlangıcı düşünmeye davet eder. Mağaranın karanlığı burada bilinmeyenin boşluğu değil; dünyanın oluşumunu taşıyan kökensel bir alan olarak karşımıza çıkar. Bu derinlikte karanlık, varlığın en eski başlangıcını saklayan bir mekân haline gelir.

  • Serdar Leblebici’nin yeni sergisi “Seriler Arası Yolculuk” CerModern’de

    Serdar Leblebici’nin “Seriler Arası Yolculuk” sergisi, klasik resim geleneğiyle çağdaş ifade olanaklarını buluşturan çok katmanlı görsel dünyasıyla 9 Mayıs – 21 Haziran tarihleri arasında CerModern’de izleyiciyle buluşacak.

    Sanatçı Serdar Leblebici’nin “Seriler Arası Yolculuk” başlıklı sergisi, 9 Mayıs – 21 Haziran tarihleri arasında CerModern’de sanatseverlerle buluşacak. Sergi, Leblebici’nin modern ve eski sanatın klasiklerine verdiği kişisel tepkilerden beslenirken, doğrudan doğaya değil; sanat tarihinde daha önce resmedilmiş olanlara yönelen özgün bir yaklaşımı merkezine alıyor.

    Transavantgarde akımının birçok temsilcisinde olduğu gibi Leblebici’nin üretiminde de geçmişin imgeleri, bugünün bakışıyla yeniden ele alınıyor. Sanatçı, klasik resim geleneğini reddetmeden; görsel kurgu, renk kullanımı ve anlatım biçimlerinde yeni yollar arıyor. Bu yönüyle “Seriler Arası Yolculuk”, Leblebici’nin kendi mitolojilerini, imgelerini ve anlatım biçimlerini kurduğu özgün bir görsel evren sunuyor.

    Leblebici’nin sanatı; renkli dışavurumculuk, informel sanat ve figüratif fragmanlara dayanan deneyimlerin güçlü bir sentezi olarak öne çıkıyor. Sanatçının resimlerinde gerçek olayların, figürlerin ya da nesnelerin doğrudan tasvirinden çok, yeni bir gerçeklik yaratma arzusu belirginleşiyor. Koyu arka planlardan yayılan ışık, olağandışı renk değerleri ve katmanlı yüzeyler, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil; imgeleri okumaya ve yeniden anlamlandırmaya davet ediyor.

    Sergide özellikle portre serisi, klasik figür anlayışının izlerini taşırken manzara ve mekâna dair ipuçlarını da içinde barındırıyor. Ancak bu seride en çarpıcı görsel öğe, renklerin girdap gibi aktığı yüzeylerden izleyiciye yönelen antropomorfik göz olarak dikkat çekiyor. Bu delici bakış, güçlü bir karşılaşma duygusu yaratırken ikonografik olarak Türk kültüründeki nazardan korunma geleneğiyle ilişkilendirilebilecek bir anlam alanı da açıyor.

    Leblebici’nin lotus serisi ise renk, ışık ve derinlik ilişkisi üzerinden serginin bir diğer önemli eksenini oluşturuyor. Sanatçı bu seride, koyu arka planlar karşısında canlı renklerin kazandığı yeni anlamlara odaklanıyor. Lotuslar, doğanın doğrudan bir temsili olmaktan çıkarak doğanın daha derindeki yapısını, görünümünü ve gerçekliğini araştıran bir ifade aracına dönüşüyor.

    Kendinden emin fırça darbeleri, renkler, ışıklar ve gölgeler aracılığıyla üç boyutlu bir derinlik hissi kuran Leblebici, klasik bir güzellik duygusunu çağrıştıran ancak çağdaş bir görsel dille yeniden inşa edilen eserler ortaya koyuyor. “Seriler Arası Yolculuk”, sanatçının geçmiş ile bugün, gelenek ile deney, temsil ile soyutlama arasında kurduğu çok katmanlı ilişkiyi görünür kılıyor.

    Sergi, izleyiciyi yalnızca görsel bir deneyime değil; algı, hafıza, temsil ve sanat tarihinin dönüşen imgeleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

  • Tayfun Pirselimoğlu’nun yeni sergisi “Gerçekten, Neler Oluyor?” devam ediyor

    Tayfun Pirselimoğlu’nun “Gerçekten, Neler Oluyor?” başlıklı solo sergisi, 9 Mayıs 2026 tarihine kadar Istanbul Concept Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Sergi, sanatçının uzun zamandır üretiminde karşılık bulan belirsizlik, tekinsizlik ve anlam arayışını merkezine alırken; izleyiciyi, çağımızın giderek daha da karmaşıklaşan gerçekliği üzerine düşünmeye davet ediyor.

    “Gerçekten, Neler Oluyor?”, adını Tayfun Pirselimoğlu’nun Yol Kenarı (2017) filminde geçen bir sorudan alıyor. Olan biten gariplikleri anlamakta çaresiz kalan bir adamın yönelttiği bu soru, serginin çıkış noktasını oluşturuyor: “Gerçekten, neler oluyor?” Bu soru, yalnızca bireysel bir şaşkınlığa değil; aynı zamanda mananın buharlaştığı, her şeyin birbirine karıştığı, geçmişin peşimizi bırakmadığı ve geleceğin bir türlü gelmediği bir zaman hâline işaret ediyor.

    Pirselimoğlu’nun sergide yer alan işleri, tam da bu huzursuz ve tuhaf zamanların atmosferinde şekilleniyor. Tanıdık olanla yabancı olan, sessizlikle gerilim, açıklıkla kapalılık arasında kurulan ilişkiler; izleyiciyi doğrudan bir anlatının içine değil, düşünsel ve duygusal bir belirsizlik alanına taşıyor. Sanatçının görsel dili, açık cevaplar vermekten çok soruları çoğaltıyor; görünenin ardındaki çatlaklara, aksaklıklara ve anlam kaymalarına odaklanıyor.

    Sergi, günümüz dünyasının dağılmış gerçekliğine dair bir tespit sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu gerçekliği hissetme ve sorgulama biçimimize de temas ediyor. Her şeyin iç içe geçtiği, hiçbir şeyin tam olarak yerli yerine oturmadığı bir çağda, “Gerçekten, Neler Oluyor?” izleyiciyi kesinlikten uzak ama yoğun bir farkındalık alanına çağırıyor. Burada esas olan, bir sonuca ulaşmak değil; sorunun ağırlığını ve sürekliliğini birlikte taşıyabilmek.

  • Mehtap Baydu “Seni Sevmek Çok Zor!” sergisiyle Arter’de

    Mehtap Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal kişisel sergisi “Seni Sevmek Çok Zor!”, 29 Nisan’dan itibaren Arter’de izleyicilerle buluşuyor.

    Mehtap Baydu’nun performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu ilişkileri görünür kılan “Seni Sevmek Çok Zor!”, beden ile nesnenin etkileşime girdiği çok katmanlı bir deneyim alanı sunuyor. Küratörlüğünü Selen Ansen’in üstlendiği sergi kapsamında 2019’da Berlin’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirdiği Nefes (Atem) performansını Arter’deki sergi mekânına uyarlayarak icra edecek.

    “Seni Sevmek Çok Zor!”, sanatçının bu bağlamda ürettiği yeni yapıtlarını yakın dönem eserlerinden bir seçkiyle bir araya getiriyor. Baydu’nun performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu bağlantıları ve geçişkenlikleri görünür kılan sergi, beden ile nesnenin etkileştiği katmanlı bir duyumsama alanı sunuyor. “Seni Sevmek Çok Zor!”un kalbinde açık uçlu bir ortaklığı mümkün kılan bir çokluk yatıyor. Sanatçının, kişisel belleğinde yer eden anlatıları ve ögeleri dönüştürerek, farklı kimliklere bürünerek ve insan dışı unsurlarla da temas yoluyla biçimlendirdiği eserleri, yerleşik tanımlara ve kimliklere başkaldıran bir akışkanlığa işaret ediyor.

    Sergi, arzunun özünde yatabilen mesafe ve gerilimi, sanatçının pratiğinde önemli bir yer tutan kalıp alma sürecinin vadettiği mutlak yakınlık ve ima ettiği yokluk üzerinden yankılıyor. Yaşama içkin olan iradeyi ve kırılganlığı odağına alan sergideki eserler, Baydu’nun çoğaltma, parçalama, iz bırakma ve üst üste getirme yoluyla inşa etmeyi sürdürdüğü kapsayıcı ve kolektif bir bedeni hayata geçiriyor. Serginin mekânsal kurgusu, sanatçının seramik, bronz, kumaş, kâğıt veya cam gibi çeşitli malzemelere ve dokulara başvurarak gerçekleştirdiği üretimlerini, bu üretimleri çevreleyen süreç kayıtları ve performatif izlerle bir araya getirerek her bir eserin zamansal ve maddi olarak çoğul karşılıklarını görünür kılıyor. Performansın nesneye nesnenin de performatif potansiyellere açıldığı çok yönlü bir sanat pratiğini öne çıkaran bu yerleşim, sanatçının yapıtlarını aradalık, dönüşüm ve yabancılaşma kavramları ekseninde deneyimlemeye davet ediyor.

    Baydu’nun “Seni Sevmek Çok Zor!” sergisi bağlamında ürettiği Wirbelsäule (Omurga Sütunu) isimli eser, sanatçının kendi bedeninden aldığı kalıpları birbirine eklemleyerek ve iç içe geçirerek oluşturduğu dört metre yüksekliğinde bir sütundan meydana geliyor. Toplumsal ve sanat tarihsel çağrışımlarla yüklü bu büyük ölçekli heykel, yıkım ve yeniden inşa üzerinden geçmişi geleceğe bağlıyor. Taşıyıcılık ve dayanıklılık fikrini, parçalanma, çözülme ve dağılma ihtimaliyle birlikte ele alan yapıt, istikrar ile kırılganlık arasında salınan bir beden imgesi kuruyor.

    Baydu’nun 2025 yılında New York’taki The Watermill Center misafir sanatçı programı kapsamında bir ormanın kalbinde gerçekleştirdiği performansa dayanan Burulma başlıklı video eseri ise, insan ile doğa, beden ile çevre arasındaki sınırları tersyüz ederek yerle göğü buluşturuyor. Arter’deki sergi kapsamında izleyiciyle ilk kez bulaşacak video, sanatçının aynı ormanda karşılaştığı bir ağaç dalından yola çıkan Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme adlı yerleştirmesiyle de ilişkileniyor.

    ​“Seni Sevmek Çok Zor!”, Mehtap Baydu’nun 2019 yılında Berlin’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirdiği Nefes (Atem) başlıklı performansının sanatçı tarafından Arter’deki sergi mekânına uyarlanarak ilk kez bir sanat kurumu bünyesinde icrasına da yer veriyor. Sıkışmışlık ve boşluk gibi anlam katmanlarını buluşturan bu performansında Baydu, eserin icrasına ayrılan alanın hacmiyle birebir aynı ölçülerde üretilen bir balona üfleyerek görünmez nefesine somut bir varlık kazandırıyor. Nefes (Atem)’in canlı icrası, serginin açılışından itibaren yaklaşık yirmi gün boyunca, Arter’in ziyarete açık olduğu günlerde belirli sürelerle gerçekleşecek. Ziyaretçiler, Baydu’nun şişireceği balon performans mekânını bütünüyle kaplayana dek sürecek performansı sergi alanındaki camlı bir bölmenin ardından takip edebilecek.

  • Siemens “170 Yıldır Zamanın Ötesinde” sergisinin kapılarını açtı

    Siemens, geçmişten günümüze uzanan köklü varlığını ve bu topraklardaki 170 yıllık teknoloji yolculuğunu bir sergiyle ziyaretçilerle buluşturuyor. 23 Nisan’da açılan “170 Yıldır Zamanın Ötesinde” isimli sergi, 6 Mayıs’a kadar Atatürk Kültür Merkezi’nde ziyaret edilebilecek.

    Sergi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze uzanan 170 yılı aşkın geçmişiyle Türkiye’de sanayi, enerji, altyapı, sağlık, ulaşım ve şehirleşme alanlarında dönüşüme eşlik eden stratejik bir teknoloji ortağı olan Siemens’in tarihsel birikimini ve geleceğe yön veren teknoloji vizyonunu bir araya getirerek ziyaretçilere kapsamlı bir yolculuk sunuyor. 6 Mayıs’a kadar devam edecek olan sergi, Siemens’in Türkiye’deki faaliyetlerini geleceğe yön veren teknolojilerle birlikte ele alırken; şirketin küresel ölçekteki teknoloji birikiminin sanayi ve inovasyon üzerindeki etkisini de kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

    Küratörlüğünü Prof. Dr. Önder Küçükerman’ın üstlendiği serginin proje koordinatörlüğünü Dündar Hızal, editörlüğünü Sibel Oral ve Uğur Aktaş, arşiv çalışmasını Abdullah Ezik üstleniyor.