• Erdem Taşdelen’in “İhtilaflar” sergisi BüroSarıgedik’te

    Erdem Taşdelen’in “İhtilaflar” başlıklı kişisel sergisi izleyiciyi gerçekliğin tek bir anlatıcı tarafından dikte edilmediği, akışkan, rüyavari bir anlatıya davet ediyor. Sergi, üç farklı mecrada şekilleniyor: Aynı adlı video işi İhtilaflar; Tezahürler adlı fotoğraf serisi; ve Uzun ve Dramatik Bir Sessizlik başlıklı performansın grafik notasyonu. Taşdelen, büyük harfli siyaset yerine gündelik yaşamdaki mikro müdahalelere odaklanarak, çağdaş dünyanın baskıcı söylemlerinden arınmış, çok sesli bir direniş anlatısı kuruyor.

    Erdem Taşdelen; yerleştirme, video, ses ve basılı malzeme gibi çeşitli mecralar kullanarak, tarihi kişiler, olaylar ve metinlerden yola çıkan yarı-kurgusal anlatılar kurar ve günümüzün sosyopolitik gerçekliklerine göndermelerde bulunur. Son 15 yıldaki projeleri; siyasi söylemlerin kamusal alandaki teatral ifadeleri, göç ve yerinden edilme olgusu, geçmişin günümüze musallat olma halleri ve öğrenilmiş kültürel biçimler aracılığıyla kendini ifade etmenin sınır ve olanakları gibi konuları ele almıştır. Taşdelen’in işleri bugüne dek The Power Plant, Aga Khan Müzesi ve Mercer Union (Toronto); Contemporary Art Gallery (Vancouver); VOX Centre de l’image contemporaine (Montréal); Framer Framed (Amsterdam); Museum für Neue Kunst (Freiburg); Bonington Gallery (Nottingham); ve Pera Müzesi ile Sabancı Müzesi (İstanbul) gibi kurumlarda sergilenmiştir. Katıldığı sanatçı misafir programları arasında Delfina Vakfı ve Studio Voltaire (Londra); Hangar (Lizbon); Rupert (Vilnius); ve KulturKontakt (Viyana) yer almaktadır.

  • Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” sergisi Decollage Art Space’te

    Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” adlı sergisi, 30 Eylül-2 Kasım 2025 tarihleri arasında
    Decollage Art Space’te izleyiciyle buluşuyor. Yeni sanat sezonuna Damla Yücebaş’ın kişisel
    sergisiyle başlayacak olan Decollage Art Space, sene boyunca birbirinden farklı disiplin ve
    üretim biçimlerinde birçok sanatçıyı ağırlamayı ve açık çağrılarla genç sanatçıları
    desteklemeyi planlıyor.
    Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” adlı sergisi, sanatçının lif sanatı ve tekstil yüzeyler üzerine
    uyguladığı görsel illüzyona dayalı ipek baskı çalışmalarında, malzemeyle doğrudan kurduğu
    diyalogları yansıtıyor. Geçiş anları, kıvrılan, kaybolan, yeniden biçimlenen, bilinmezliğin
    getirdiği eşikleri odağına alıyor. “Bilmeme” (not knowing) yaklaşımıyla şekillenen sanat
    pratiği, “faydalı boşluk”, “temelsiz düşünme” ve “kendiliğinden oluş” gibi Doğu
    felsefelerinden beslenen kavramlarla bağ kuruyor.
    Sanatçının lif sanatı ve özgün tekstil baskılar alanında kurduğu görsel dil, teknikten yola
    çıkarak bedensel, zihinsel ve materyal bir diyaloğa dönüşüyor. Baskı yüzeyler üzerinde
    şekillenen soyut imgeler, yalnızca estetik bir kompozisyon değil; aynı zamanda bir düşünme
    pratiği. Her bir yüzey, doku ve baskı, sanatçının malzemeyle birlikte yürüdüğü, yönsüz ama
    dikkatli bir keşif rotası olarak beliriyor. Transparan ve opak kumaş yüzeyler üzerine
    uygulanan şablon baskı (ipek baskı), video ve ışık yerleştirmeleri, ip ve sünger gibi
    malzemeler ile gerçekleştirilen üretimler, belirli performatif bir iznin verilmesi sonucu olarak
    ortaya çıkıyor.
    “Yürüyüşler” sergisinde, eserlerin yüzeyindeki görsel illüzyon, bir yanılsamadan öte akışın ta
    kendisine dönüşüyor. Kobo Abe’nin Kumların Kadını romanında, “aslında kum akmıyor da,
    akış kumun ta kendisi” diyen karakter gibi; bu sergi de suyun, zamanın ya da dünyanın
    akmadığını; akışın, onların doğası olduğunu söylüyor.
    Doğadaki rastlantısallıklar Yücebaş’ın üretimlerindeki bilinmeyene olan sonsuz güvenin bir izi
    olarak karşımıza çıkıyor. Yürüyüş burada yalnızca fiziksel bir eylem değil; aynı zamanda bir
    varoluş biçimi. Bu güven haliyle sürdürülen “bilmeme”, burada bir eksiklik değil; potansiyel
    bir boşluk olarak beliriyor. Yücebaş, bu potansiyelle ilerleyerek, her işi bir sona değil, bir
    açıklığa doğru kuruyor. Damla Yücebaş’ın “Yürüyüşler” sergisi seyirciyi yüzeydeki detaylara
    olduğu kadar o yüzeylerde saklı olan boşluklara bakmaya da çağırıyor. Bu boşluklar, sabit
    biçimlerden sızan akışla doluyor.

  • Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, sanatçı Nilbar Güreş’i ağırlayacak

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu üstlendiği Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, 9 Mayıs–22 Kasım 2026 tarihleri ​​arasında düzenlenecek 61. Uluslararası Sanat Sergisi’nde şiirsel, eleştirel ve nükteli bir yaklaşımla farklı kültürel sembollere, toplumsal eşitsizliklere ve kimlik meselelerine odaklanan eserleriyle tanınan Nilbar Güreş’in sergisine evsahipliği yapacak. Serginin küratörlüğünü Başak Doğa Temür üstlenecek. 

    Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yer alacak sanatçı; sanat tarihçi ve akademisyen Dr. Ceren Özpınar, küratör, akademisyen ve yazar Chus Martínez, küratör Öykü Özsoy Sağnak ile küratör ve yazar Ulya Soley’denoluşan Danışma Kurulu’nunönerisiyle belirlendi.Oybirliğiyle alınan kararın gerekçesi şöyle paylaşıldı: 

    “Nilbar Güreş’in toplumsal cinsiyet, kimlik, kültürel bellek gibi meseleleri zekice, empati duygusuyla, hassasiyetle ve çarpıcı bir görsel dille ele aldığı disiplinlerarası pratiği; heykel, enstalasyon ve resimden fotoğraf, kumaş, video ve performansa uzanıyor. Güreş’in hem şiirsel bir evren yaratan hem de hâkim bakış açılarına meydan okuyan pratiği, ötekileştirilmiş topluluklara görünürlük kazandırırken Türkiye’nin karmaşık toplumsal dokusundaki köklerine de sıkı sıkıya bağlı kalıyor. 

    2026 yılında düzenlenecek 61. Venedik Sanat Bienali için küratör Koyo Kouoh, In Minor Keys (Minör Tonlarda) başlığını seçti. Nilbar Güreş’in çalışmaları da dayanıklılık ve direnç gibi değerleri barındırmasının yanı sıra, daha alçak ve zarif seslerin mevcut egemen anlatıları sekteye uğratabildiği alanlar yaratıyor. Sanatçının eserlerinin uluslararası yankıları ve engin ifade dağarcığı onu, Türkiye’yi Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi’nde temsil edecek istisnai bir seçim olarak öne çıkarıyor.”

    Nilbar Güreş (d. 1977, İstanbul) lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde tamamladı ve yüksek lisansını Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim ve grafik tasarımı üzerine yaptı. Ardından Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde sanat ve tekstil pedagojisi eğitimi aldı.

    Avusturya Kültür ve Sanat Bakanlığı’nın 2023 Üstün Sanatçı Ödülü ile onurlandırdığı ve Araştırma Bursu verdiği Nilbar Güreş ayrıca 2013 Hilde Goldschmidt Ödülü, 2014 Otto Mauer Ödülü, 5. Belvedere Contemporary’nin 2015 BC21 Sanat Ödülü, Londra Sanat Fuarı’nın 2018 De’Longhi Sanat Projeleri Sanatçı Ödülü ile 2021 Maud Mottier Ödülü’ne layık görüldü. Güreş 2012’de yine Avusturya Kültür ve Sanat Bakanlığı’nın desteğiyle misafir sanatçı olarak New York’taki Uluslararası Stüdyo ve Küratoryal Program’a katıldı.

    Sanatsal pratiği fotoğraf, video, film, resim, performans, heykel, enstalasyon ve kumaş üzerine karma teknik kolajları kapsayan Nilbar Güreş, işlerinde öznel olandan hareket ederek daha büyük ölçekli meseleleri tartışmaya açar. Özellikle duyarlı olduğu toplumsal adaletsizlik, cinsiyet rolleri ve kültürel kimlik kodları konularını araştırır, belgeler ve nükteli simgeler kullanarak konvansiyonel olanı şiirsel bir biçimde yıkıma uğratır.

    Serginin küratörlüğünü üstlenecek Başak Doğa Temür,2000’lerin başında İstanbul’da müzelerin, sanat mekânlarının ve farklı kültür-sanat projelerinin hayata geçtiği dönemde İstanbul Modern, santralistanbul ve Arter’in kuruluş süreçlerinde çeşitli görevler üstlendi. Arter’de çalıştığı on yıl boyunca küratör ekibinde ve program kurulunda yer aldı; sergi koordinasyonu ve yönetiminde çalıştı, yayınlara ve yeni üretimlere katkıda bulundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Film ve Televizyon ile Görsel İletişim Tasarımı programlarında ders verdi. Ayrıca Venedik Bienali Türkiye Pavyonu Danışma Kurulu (2017–2019), CultureCIVIC: Kültür ve Sanat Destek Programı – Sanatsal Üretim Hibe Programı ve Berlin Senatosu Misafir Sanatçı Programı (İstanbul-Berlin Misafir Sanatçı Programı ön seçim jürisi) gibi kurul ve jürilerde görev aldı.

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Türkiye Pavyonu

    9 Mayıs–22 Kasım 2026
     tarihleri ​​arasında gerçekleştirilecek 61. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın koordinasyonunda, T.C. Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla gerçekleştiriliyor. Türkiye Pavyonu, İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkılarıyla Venedik Bienali’nin iki ana sergi alanından biri olan Arsenale’de, 2014–2034 yılları arasında kullanılmak üzere tahsis edilen mekânda yer alıyor.

    Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi

    Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Koyo Kouoh küratörlüğünde, “In Minor Keys” temasıyla, 9 Mayıs–22 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenecek.

  • ArtRedCo’dan yeni sergi: “Meşrutiyet 76”

    ArtRedCo, yedi sanatçının kendi özgün küratöryal yaklaşımlarıyla şekillendirdiği “Meşrutiyet 76” sergisini, 10 Ekim’e kadar Pera’daki tarihi binasında izleyiciyle buluşturuyor.

    Adını bulunduğu adres olan Meşrutiyet Caddesi’nden alan sergide; Fatih Alkan, Vahap Avşar, Alper Aydın, Aytuğ Aykut, Serkan Özkaya, Vahit Tuna ve Yuşa yer alıyor. Yedi katlı yapı, her sanatçının dünyasına açılan katmanlı bir yolculuğa dönüşüyor. Katlar arasında ilerleyen izleyici, farklı sanatçıların zihninden süzülen anlatılarla değişen atmosferler arasında dolaşmaya davet ediliyor. Ortak bir tema yerine, bağımsız projelerin yan yana gelişinden doğan bu çoğul anlatı, “birlik” fikrinden çok “yan yana gelebilirlik” arayışını öne çıkarıyor ve farklı ifadelerin geçici bir ortak zeminde nasıl var olabileceğini sorguluyor.

    Sanatçıların kendi küratöryal düzenlemeleriyle kurulan sergi, yalnızca mekân içinde fiziksel bir hareketlilik değil, aynı zamanda düşünsel bir geçiş deneyimi sunuyor. Mikroplardan yaban domuzlarına, simgesel dağlardan aynalı odalara, ekolojik döngülerden gündelik fragmanlara uzanan işler, izleyiciyi sabit bir bakışa hapsetmek yerine katlar arası geçişlerle yön değiştirmeye çağırıyor. Böylece sergi, bütüncül bir anlatı kurmak yerine çoksesliliğin geçici ve verimli birlikteliklerine alan açıyor.

    “Meşrutiyet 76”da her sanatçı yalnızca kendi pratiğini değil, kişisel kavramsal evrenini de mekâna taşıyor. Fatih Alkan, üretim, paylaşım ve diğerkâmlık üzerine yoğunlaşarak resim, heykel ve enstalasyonlarında otoriteye karşı alternatif yaşam biçimlerini araştırıyor. Vahap Avşar ise iki farklı mekân kurguluyor: Aynalarla kaplı bir odada “Uyuyan Dev” serisini, asfaltla boyalı gazetelerle çevrelenen diğer bir alanda ise “Infestation” adını verdiği domuz heykellerini sergiliyor. Malatya depreminde yıkılan evlerden toplanmış buluntu demir ve aletlerle üretilen bu heykeller, içlerine yerleştirilen renkli cam nesneler ve ışıkla birleşerek hem enkazın hem de yaşanmışlıkların izlerini görünür kılıyor; kırılganlık ile direncin arasında salınan bir karşılaşma öneriyor.

  • “Resimsizlik ve Nesirsizlik” / Yahya Kemal Beyatlı

    Modern Türk şiirinin ve şiir dilinin kurucularından biri olarak kabul edilen Yahya Kemal (Beyatlı), edebiyat dünyasında şair kimliğiyle tanınmış ve bu yönüyle ün kazanmış önemli isimlerden biridir. Bugün de çoğunlukla şiirleriyle anılsa da, onun düzyazıları güçlü bir düşünce adamını karşımıza çıkarır. Daha gençlik yıllarında Millî Mücadele hareketini destekleyen bilinçli ve coşkulu yazılarıyla öne çıkan Yahya Kemal, Cumhuriyet döneminde milletvekili ve diplomat olarak da görev yapmıştır. Bu süreçte kaleme aldığı yazılar, özgün sanat ve edebiyat anlayışının kültürel temellerini, kaynaklarını ve tarih bilinciyle örülmüş kuramsal yönlerini irdeleyen nitelikte olmuştur.

    Yahya Kemal’in düşünce dünyasına ışık tutan metinlerinden biri olarak, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları arasında yer alan Edebiyata Dair kitabından “Resimsizlik ve Nesirsizlik” başlıklı yazısını yeniden yayımlıyoruz.

    ///

    Milliyetimizi kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik” (Bu) iki fecî noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu…

    Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne fecî hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında yavaş yavaş nasıl tekâmül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muhârebelerimizi, bu muhârebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.

    Topkapı sarayında bâzı meraklılara gösterilen Hünername’nin minyatürlerine bakarken kaç defa gönlümden bu özleyişi geçti: Ah, dedim, ne olurdu, her asrımızın her manzarası, yalnız İstanbul değil bütün Anadolu ve Rumeli Macaristan ve Akdeniz şehirlerimiz böyle minyatürlerde görünselerdi.

    Hüner name, Üçüncü Sultan Murad zamânında, Sokollu Mehmed Paşa sadrâzamken, bir Türk ressamının hem kendi devrini, hem de hazine çıkarılıp kendine gösterilen maziye ait resimler kopye ederek maziye tasvir edişinden ibârettir.

    Böyle olmakla beraber bu kitap ne kadar canlı ne kadar düşündürücü, halis bir Türk’e ne kadar ürperme veren bir eserdir. Ya tıpkı Avrupa milletlerinde olduğu gibi, bizde de şehirde ve her devirde birçok ressamlarımız olsaymış ve o ressamlar, her biri kendi ihtisasına göre, milli ve şahsi hayatımızın her safhasına tasvir etselermiş ve o tasvirler bize kadar gelselermiş biz onlara bakarak, büyük geniş ve derin tarihimizi her az görebilseymişiz! Ah! Ah! Bu ne üzüntülü bir özleyiştir.

    İkinci bahse geçeyim. İkinci bahse yani nesirsizlik bahsine geçeyim. O büsbütün feci bir noksandır.

    Bilirim ki İslamiyet’in resmi düşmanlığı denilen kusurunu -gayet haklı olarak- lânetle yâd edenler bizi mâhza onun körlettiğini tekrâr ederler. Ya nesirsizliğe ne diyelim? Onu İslamiyet men’ etmemişti. İyi nesir hani Yunâniler’in bilhassa ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, nihayet vaisleri olan Avrupalılara miras bıraktıkları nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplarda da yoktu.  Acemlerde de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için ayrıca da kendi milli kusurumuz olarak az yazdığımız için nesirsiz kaldık.

    Mâzîmizi muhayyilenin bütün kudretiyle kağıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst kayıd ve tescil bile edemedik.

    Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki bu iki sanatı olsaydı bugün milletimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Mahayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih, bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayal mayal onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurları mâlûldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.

    Çok az yazı yazmamızın sebebi, medrese’nin Arap kitaplarını dizüstü çökerek okumak îtiyâdına atfolunur, bir de milletimizin asker ve iş eri olmasına affolunabilir. Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hakîkatin ta kendisi budur ki yalnız Lâtin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler.

    Çok kısa yazmamızın sebebine gelince asıl esaslı kusur buradadır. Nesrin yani asıl mânâsıyla edebiyatın yüzde seksenini tarih, biyografi hatırat siyasi yazılar teşkil eder. Hepsi birden nihayet tarih olan bu mallarından fazla kısa yazımları vahim bir noksan teşkil eder.

    Evet tarihlerimiz yüzde doksan mikyas da vakaları şahısı,. Şahısları, yaşatmazlar. Mahiyyile kudretine bula bula ancak şarıhü’l Menar-zade’den Na’ima’nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyâhatnâmesi birçok sahifelerinde, silihdar’ın bazı sâhifelerinde bulabilirsiniz.