• Tiyatro Dokuz’un “Arşimet Prensibi” oyunu sahnede

    Josep Maria Miró’nun kaleme aldığı, Ersin Umulu’nun yönettiği Tiyatro Dokuz yapımı Arşimet Prensibi, 28 Aralık’ta DasDas’ta, 13 Ocak’ta Fişekhane’de ve 24 Ocak’ta Alan Kadıköy’de tiyatroseverlerle buluşuyor.

    İspanyol oyun yazarı Josep Maria Miró’nun uluslararası alanda geniş yankı uyandıran eseri Arşimet Prensibinde Özge Özder, Erdem Kaynarca, Alp Özbayram ve Ersin Umulu sahne alıyor. Oyun, modern toplumda güvenin nasıl kırılganlaştığını; suçlama, kanaat ve gerçeklik algısının nasıl hızla yer değiştirdiğini çarpıcı bir dramatik yapı içinde ele alıyor. Hikâye, bir yüzme öğretmeni olan Jordi’nin çocuklardan birine “fazla şefkatli” davrandığı yönündeki bir söylemin, küçük bir kız çocuğunun ailesi tarafından dile getirilmesiyle başlıyor.

    Herhangi bir görsel kanıt ya da somut tanıklık olmaksızın ortaya atılan bu şüphe, yorumlar ve varsayımlar aracılığıyla özellikle sosyal medya üzerinden hızla yayılıyor. Tanık yok, kesinlik yok; buna rağmen herkesin güçlü bir fikri var. Süreç ilerledikçe, yalnızca suçlanan kişi değil, şüphenin kendisi de sorgulanır hâle geliyor.

    Çevirisi İrem Aydın’a, dramaturjisi Hatice Yurtduru’ya, sahne tasarımı Hakan Dündar’a, müzikleri Barış Manisa’ya ait olan oyunun uygulayıcı yapımcılığını Cansu Sıtacı, yapımcılığını ise Özkan Binol üstleniyor. Arşimet Prensibi, 25 Kasım’da Baba Sahne’deki prömiyerinin ardından farklı sahnelerde izleyiciyle buluşmayı sürdürüyor.

  • Cem Akaş’tan yeni roman: “Sözcüklerin Anlamı”

    Cem Akaş’ın, “Dünya delirmişken; hayat ile akış aynı anda kontrolden çıkmışken iki kişi bir aşkı ayakta tutabilir mi?” sorusunu merkezine alan yeni romanı Sözcüklerin Anlamı, Can Yayınları tarafından yayımlandı. Akaş, bu romanda dikkat dağınıklığını bir anlatı stratejisine dönüştürerek çağın hızına ve parçalanmış algısına içeriden bir karşılık veriyor.

    Tüm dünyayı sarsan üç günlük genel elektrik kesintisinin hemen ardından, sıcak bir yaz gününde yolları kesişen Demir ve Duru, gündelik hayatın sakin ritmi içinde birbirlerine yaklaşır. İstanbul’un mütevazı bir mahallesinde başlayan bu ilişki, dışarıda giderek yoğunlaşan politik, teknolojik ve toplumsal gerilimlere rağmen kendi iç düzenini kurmaya çalışır. Ne var ki ülkede ve dünyada olup bitenler durmaksızın akmakta; sosyal medya “akış”ları ve yapay zekâ, bireysel yaşamların sınırlarına her geçen gün daha fazla sızmaktadır.

    Demir ve Duru, bu gürültüye karşı kendilerine özgü bir dil inşa ederek aşklarını korumaya çabalar. Sözcükler, onlar için yalnızca iletişimin değil, aynı zamanda bir sığınma ve direnme alanının da aracına dönüşür. Ancak bu kapalı dil, dış dünyadan yalıtılmış bir alan yaratırken beraberinde kaçınılmaz bedelleri de getirir. Sözcüklerin Anlamı, aşkı, dilin imkânları ve çağın dağınık bilinci arasında sınayan, güncel olduğu kadar kırılgan bir ilişki anlatısı olarak öne çıkar.

  • Tony Cragg “Heykel” sergisiyle Dirimart’ta

    Dirimart, heykel sanatının çağdaş temsilcilerinden Tony Cragg’in galerideki ilk kişisel sergisi olan Heykel başlıklı seçkiyi, 15 Aralık 2025 – 18 Ocak 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşturuyor.

    Sergi, Cragg’in bronz, ahşap, alüminyum ve çelik gibi farklı malzemelerle ürettiği çok katmanlı ve çok biçimli heykellerini bir araya getirerek sanatçının son dönem üretimlerine odaklanıyor; aynı zamanda bu serilerle eşzamanlı olarak geliştirdiği yeni yapıtlarından oluşan bir seçkiyi de sunuyor. Giderek artan bir soyutlama düzeyine sahip bu heykel formları, izleyiciyi heykelin hem organik çağrışımlarla örülü hem de bilinçli bir kurguyla inşa edilmiş sınırlarını araştırmaya davet ediyor. Sanatçının endüstriyel malzemeler üzerine yıllara yayılan araştırmalarının sürekliliğini görünür kılan bu yapılar, geçmiş ve güncel üretimleri arasında kurulan ilişkiler aracılığıyla Cragg’in özgün heykel dilini belirginleştiriyor. Küçük ölçekli işler ile anıtsal nitelikteki heykelleri aynı bağlamda buluşturan sergi, galeri iç mekânından bahçeye uzanan yerleşimiyle izleyiciye çok katmanlı mekânsal ve algısal deneyimler sunuyor.

    Cragg’in sanatsal pratiği, doğa ile insan yapımı çevre arasındaki etkileşimi deney, icat ve hayal gücü ekseninde ele alıyor. Mermer, cam, kumtaşı, fiberglas, ahşap ve çelik gibi geniş bir malzeme yelpazesiyle çalışan sanatçı, erken döneminde endüstriyel ve gündelik nesneleri yan yana getirdiği düzenlemelerini zamanla ince katmanlar hâlinde biçimlenen, akışkan ve organik formlara dönüştürüyor. Doğadan ödünç alınmış ancak insan eliyle dönüştürülmüş malzemelerle üretilen bu heykeller, izleyiciyi çevresini algılama biçimini yeniden düşünmeye çağırırken, bilgi ve deneyimin çok katmanlı yapısını taşıyan şiirsel metaforlara dönüşüyor.

    Sergide yer alan bronz, ahşap, korten çelik ve taş heykeller, insan ile çevresi arasındaki ilişkiyi görünür kılarak doğa ile yapay dünya arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açıyor. 2011–2025 yılları arasında üretilmiş bu yapıtlar, ölçek, hacim ve denge kavramlarını malzemenin fiziksel ve duyusal özelliklerinden hareketle yeniden tanımlıyor. Cragg’in heykelleri, sahip oldukları maddi ağırlığa rağmen güçlü bir hareket ve süreklilik hissi uyandırarak, durağanlık ile akış arasındaki gerilimi heykelsi bir dile dönüştürüyor.

  • Leyla Pekmen’in “İçerisi” sergisi BüroSarıgedik’te

    Leyla Pekmen’in insan–doğa ilişkisini ölçek, temsil ve merkez kavramları etrafında yeniden ele aldığı İçerisi başlıklı kişisel sergisi, 23 Aralık 2025 – 27 Ocak 2026 tarihleri arasında BüroSarıgedik’te izleyiciyle buluşuyor. Sergi, insanın doğa karşısındaki konumunu ters yüz eden görsel bir dil kurarak, yerleşik algı biçimlerini sorgulamaya açıyor.

    Pekmen, bu seride şekilli tuvaller aracılığıyla modernist resim yüzeyinin katı çerçevesini bilinçli olarak esnetiyor; izleyiciyi, insan merkezli perspektifin askıya alındığı, doğanın belirleyici olduğu alternatif bir düzene davet ediyor. Sergide doğa olağanüstü ölçeklerle temsil ediliyor: dev dalgalar, abartılı boyutlara ulaşan çiçekler ve orantısız ağaçlar, mekânın hâkim unsurları hâline geliyor. Buna karşılık insan figürü küçülüyor, geçiciliği ve kırılganlığıyla görünürlük kazanıyor. Ancak bu ölçek değişimi karamsar bir anlatı üretmekten ziyade, doğanın ağırlığını merkeze alan yeni bir algılama biçimini mümkün kılıyor.

    Gündelik yaşamdan kesitlerde insanlar sıradan eylemlerine devam ederken, doğa edilgen bir arka plan olmaktan çıkarak izleyen, kaydeden ve tanıklık eden bir özneye dönüşüyor. Çiçeklerin içinden bakan gözler, polenlerin birbirine temas eden hareketleri ve sanatçının el boyaması kumaşlarla oluşturduğu duyusal yüzeyler, doğayı hem kırılgan hem de dikkat kesilmiş bir varlık olarak resmediyor. Seramikten üretilmiş dev dalga formları, narin malzemeleriyle kütlesel bir etki yaratırken, tehdit ile korunma arasında salınan bir denge kuruyor. Bu formların yanına yerleştirilen küçük plastik insan figürleri ise, insanın hem maddi hem de kavramsal düzeydeki kırılganlığına işaret ediyor.

    Sergide ayrıca sanatçının Kızkardeşlik başlığını taşıyan iki yeni seramik çalışması ve bu seriyle ilişkili kâğıt üzeri resimleri de yer alıyor. Bu işler, birbirine yaslanan, birbirini taşıyan ve ortak bir ritim içinde var olan kadın figürlerini odağına alıyor. Organik formlar ve simetrik yüzey kurguları, dayanışmanın görsel ve düşünsel bir motif olarak tekrarlandığı özgün bir beden dili oluşturuyor. Pekmen, bu seriler aracılığıyla doğa–insan ilişkisini kadın figürleri üzerinden yeniden düşünürken, birlikte var olmanın sessiz ama dirençli estetiğini görünür kılıyor.

    Serginin dikkat çeken unsurlarından biri de kumaştan üretilmiş büyük ölçekli bir çiçek heykeli. Narin olduğu kadar dayanıklı bir beden olarak kurgulanan bu form, yaprakları ve birbirine dokunan organik uzantılarıyla hassasiyet ve temas kavramlarını heykelsi bir jest hâline getiriyor. İçerisi, doğayı romantize etmek yerine; ölçeği, hafızayı ve sahneyi belirleyen etkin bir varlık olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Pekmen’in resim yüzeyini bükerek inşa ettiği bu dünya, izleyiciyi insan merkezli bakıştan uzaklaşmaya ve doğanın merkezde olduğu yeni bir algı mekânına adım atmaya davet ediyor.

  • Betül Özkan’ın “Sicimin İzinde” sergisi Galeri Bosfor’da

    Galeri Bosfor, Betül Özkan’ın Sicimin İzinde başlıklı kişisel sergisini 17 Ocak 2026 tarihine kadar izleyiciyle buluşturuyor. Sergi, sanatçının malzeme, hafıza ve üretim süreçleri etrafında geliştirdiği özgün pratiğini kapsamlı bir biçimde görünür kılıyor.

    Betül Özkan, Sicimin İzinde sergisinde Anadolu kültürünün kadim üretim malzemeleri olan ip ve yünü, kişisel ve kolektif hafızayı açığa çıkaran birer taşıyıcı olarak ele alıyor. Kuşaklar boyunca özellikle kadın emeğiyle biçimlenen bu malzemeler; yatak, yorgan ve yastıktan halı, kilim ve farklı dokuma türlerine uzanan geniş bir kullanım alanı aracılığıyla kültürel yaşamın temel bileşenlerinden biri hâline gelmiştir. Sanatçı, bu tarihsel mirası yalnızca bir referans noktası olarak değil, aynı zamanda kavramsal ve biçimsel bir başlangıç zemini olarak yeniden düşünmektedir.

    Özkan, geleneksel dokuma pratiğini yalnızca malzeme düzeyinde değil, üretim biçimi üzerinden de güncel sanat bağlamına taşır. İp ve yünle kurduğu ilişki, yeni bir yüzey akışı ve özgün bir dokusal dilin inşasına dönüşür. Sicimin İzinde, sanatçının izini sürdüğü çözülme ve bağlanma süreçlerini görünür kılarken, bu süreçleri insanın varoluşsal arayışıyla paralel bir düzlemde ele alır. İnsanın kendini yeniden inşa edebilmesi için önce çözülme, ayıklanma ve arınma evrelerinden geçmesi; ardından yolunu bulup deneyimlerini adım adım örmesi gerektiği fikri, sanatçının hem kişisel dünyasında hem de sanatsal pratiğinde merkezi bir yer tutar. Bu yolculuk, ilk bakışta bireysel ve içe dönük görünse de sicimin tellerinin bir araya gelerek mukavemet kazanması gibi, özünde kolektif bir deneyime işaret eder.

    Sanatçı, üretim sürecine ipleri ve yünleri ayrıştırarak, çözerek ve yeniden sararak başlar. Bu hareket, döngüsel bir ritim içinde katman katman ilerler; çözülme ve yeniden örülme arasında gidip gelen bu süreç zamanla ritüelistik bir nitelik kazanır. Kompozisyon, önceden belirlenmiş bir sonuca göre değil, üretim sürecinin kendi dinamikleri içinde şekillenir. Ortaya çıkan formlar kimi zaman bir topografyayı, kimi zaman insan bedeninin kıvrımlarını, kimi zaman da hayvansı bir hareketin titreşimini çağrıştırır. Yüzeyde oluşan bu dinamik yapı, izleyicinin dikkatini önce kabuğa çekerken, altında gizlenen özü saklı tutar.

    Özkan’ın çalışmalarında iplik ve yünün sürekli hareket hâlinde yarattığı akışkanlık, formun görece katılığıyla dengelenir. Böylece yeryüzünün devingen bedeni ile insan ve hayvan bedenlerinin ritmik enerjisi, aynı yapıt içinde hem akış hâlinde hem de sabitlenmiş olarak varlık kazanır. Sanatçının ilk kişisel sergisi olan Sicimin İzinde, malzeme, beden, coğrafya, hafıza ve yapma biçimleri arasında kurulan bu çok katmanlı ilişkiyi günümüz sanatı bağlamında yeniden düşünmek için güçlü ve üretken bir alan açmaktadır.