• Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, sanatçı Nilbar Güreş’i ağırlayacak

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu üstlendiği Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, 9 Mayıs–22 Kasım 2026 tarihleri ​​arasında düzenlenecek 61. Uluslararası Sanat Sergisi’nde şiirsel, eleştirel ve nükteli bir yaklaşımla farklı kültürel sembollere, toplumsal eşitsizliklere ve kimlik meselelerine odaklanan eserleriyle tanınan Nilbar Güreş’in sergisine evsahipliği yapacak. Serginin küratörlüğünü Başak Doğa Temür üstlenecek. 

    Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nda yer alacak sanatçı; sanat tarihçi ve akademisyen Dr. Ceren Özpınar, küratör, akademisyen ve yazar Chus Martínez, küratör Öykü Özsoy Sağnak ile küratör ve yazar Ulya Soley’denoluşan Danışma Kurulu’nunönerisiyle belirlendi.Oybirliğiyle alınan kararın gerekçesi şöyle paylaşıldı: 

    Nilbar Güreş’in toplumsal cinsiyet, kimlik, kültürel bellek gibi meseleleri zekice, empati duygusuyla, hassasiyetle ve çarpıcı bir görsel dille ele aldığı disiplinlerarası pratiği; heykel, enstalasyon ve resimden fotoğraf, kumaş, video ve performansa uzanıyor. Güreş’in hem şiirsel bir evren yaratan hem de hâkim bakış açılarına meydan okuyan pratiği, ötekileştirilmiş topluluklara görünürlük kazandırırken Türkiye’nin karmaşık toplumsal dokusundaki köklerine de sıkı sıkıya bağlı kalıyor. 

    2026 yılında düzenlenecek 61. Venedik Sanat Bienali için küratör Koyo KouohIn Minor Keys (Minör Tonlarda) başlığını seçti. Nilbar Güreş’in çalışmaları da dayanıklılık ve direnç gibi değerleri barındırmasının yanı sıra, daha alçak ve zarif seslerin mevcut egemen anlatıları sekteye uğratabildiği alanlar yaratıyor. Sanatçının eserlerinin uluslararası yankıları ve engin ifade dağarcığı onu, Türkiye’yi Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi’nde temsil edecek istisnai bir seçim olarak öne çıkarıyor.”

    Nilbar Güreş (d. 1977, İstanbul) lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde tamamladı ve yüksek lisansını Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim ve grafik tasarımı üzerine yaptı. Ardından Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi’nde sanat ve tekstil pedagojisi eğitimi aldı.

    Avusturya Kültür ve Sanat Bakanlığı’nın 2023 Üstün Sanatçı Ödülü ile onurlandırdığı ve Araştırma Bursu verdiği Nilbar Güreş ayrıca 2013 Hilde Goldschmidt Ödülü2014 Otto Mauer Ödülü, 5. Belvedere Contemporary’nin 2015 BC21 Sanat Ödülü, Londra Sanat Fuarı’nın 2018 De’Longhi Sanat Projeleri Sanatçı Ödülü ile 2021 Maud Mottier Ödülü’ne layık görüldü. Güreş 2012’de yine Avusturya Kültür ve Sanat Bakanlığı’nın desteğiyle misafir sanatçı olarak New York’taki Uluslararası Stüdyo ve Küratoryal Program’a katıldı.

    Sanatsal pratiği fotoğraf, video, film, resim, performans, heykel, enstalasyon ve kumaş üzerine karma teknik kolajları kapsayan Nilbar Güreş, işlerinde öznel olandan hareket ederek daha büyük ölçekli meseleleri tartışmaya açar. Özellikle duyarlı olduğu toplumsal adaletsizlik, cinsiyet rolleri ve kültürel kimlik kodları konularını araştırır, belgeler ve nükteli simgeler kullanarak konvansiyonel olanı şiirsel bir biçimde yıkıma uğratır.

    Serginin küratörlüğünü üstlenecek Başak Doğa Temür,2000’lerin başında İstanbul’da müzelerin, sanat mekânlarının ve farklı kültür-sanat projelerinin hayata geçtiği dönemde İstanbul Modern, santralistanbul ve Arter’in kuruluş süreçlerinde çeşitli görevler üstlendi. Arter’de çalıştığı on yıl boyunca küratör ekibinde ve program kurulunda yer aldı; sergi koordinasyonu ve yönetiminde çalıştı, yayınlara ve yeni üretimlere katkıda bulundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Film ve Televizyon ile Görsel İletişim Tasarımı programlarında ders verdi. Ayrıca Venedik Bienali Türkiye Pavyonu Danışma Kurulu (2017–2019), CultureCIVIC: Kültür ve Sanat Destek Programı – Sanatsal Üretim Hibe Programı ve Berlin Senatosu Misafir Sanatçı Programı (İstanbul-Berlin Misafir Sanatçı Programı ön seçim jürisi) gibi kurul ve jürilerde görev aldı.

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Türkiye Pavyonu

    9 Mayıs–22 Kasım 2026
     tarihleri ​​arasında gerçekleştirilecek 61. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın koordinasyonunda, T.C. Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla gerçekleştiriliyor. Türkiye Pavyonu, İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkılarıyla Venedik Bienali’nin iki ana sergi alanından biri olan Arsenale’de, 2014–2034 yılları arasında kullanılmak üzere tahsis edilen mekânda yer alıyor.

    Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi

    Venedik Bienali 61. Uluslararası Sanat Sergisi Koyo Kouoh küratörlüğünde, In Minor Keys temasıyla, 9 Mayıs–22 Kasım 2026 tarihleri arasında düzenlenecek.

  • ArtRedCo’dan yeni sergi: “Meşrutiyet 76”

    ArtRedCo, yedi sanatçının kendi özgün küratöryal yaklaşımlarıyla şekillendirdiği “Meşrutiyet 76” sergisini, 10 Ekim’e kadar Pera’daki tarihi binasında izleyiciyle buluşturuyor.

    Adını bulunduğu adres olan Meşrutiyet Caddesi’nden alan sergide; Fatih Alkan, Vahap Avşar, Alper Aydın, Aytuğ Aykut, Serkan Özkaya, Vahit Tuna ve Yuşa yer alıyor. Yedi katlı yapı, her sanatçının dünyasına açılan katmanlı bir yolculuğa dönüşüyor. Katlar arasında ilerleyen izleyici, farklı sanatçıların zihninden süzülen anlatılarla değişen atmosferler arasında dolaşmaya davet ediliyor. Ortak bir tema yerine, bağımsız projelerin yan yana gelişinden doğan bu çoğul anlatı, “birlik” fikrinden çok “yan yana gelebilirlik” arayışını öne çıkarıyor ve farklı ifadelerin geçici bir ortak zeminde nasıl var olabileceğini sorguluyor.

    Sanatçıların kendi küratöryal düzenlemeleriyle kurulan sergi, yalnızca mekân içinde fiziksel bir hareketlilik değil, aynı zamanda düşünsel bir geçiş deneyimi sunuyor. Mikroplardan yaban domuzlarına, simgesel dağlardan aynalı odalara, ekolojik döngülerden gündelik fragmanlara uzanan işler, izleyiciyi sabit bir bakışa hapsetmek yerine katlar arası geçişlerle yön değiştirmeye çağırıyor. Böylece sergi, bütüncül bir anlatı kurmak yerine çoksesliliğin geçici ve verimli birlikteliklerine alan açıyor.

    “Meşrutiyet 76”da her sanatçı yalnızca kendi pratiğini değil, kişisel kavramsal evrenini de mekâna taşıyor. Fatih Alkan, üretim, paylaşım ve diğerkâmlık üzerine yoğunlaşarak resim, heykel ve enstalasyonlarında otoriteye karşı alternatif yaşam biçimlerini araştırıyor. Vahap Avşar ise iki farklı mekân kurguluyor: Aynalarla kaplı bir odada “Uyuyan Dev” serisini, asfaltla boyalı gazetelerle çevrelenen diğer bir alanda ise “Infestation” adını verdiği domuz heykellerini sergiliyor. Malatya depreminde yıkılan evlerden toplanmış buluntu demir ve aletlerle üretilen bu heykeller, içlerine yerleştirilen renkli cam nesneler ve ışıkla birleşerek hem enkazın hem de yaşanmışlıkların izlerini görünür kılıyor; kırılganlık ile direncin arasında salınan bir karşılaşma öneriyor.

  • “Resimsizlik ve Nesirsizlik” / Yahya Kemal Beyatlı

    Modern Türk şiirinin ve şiir dilinin kurucularından biri olarak kabul edilen Yahya Kemal (Beyatlı), edebiyat dünyasında şair kimliğiyle tanınmış ve bu yönüyle ün kazanmış önemli isimlerden biridir. Bugün de çoğunlukla şiirleriyle anılsa da, onun düzyazıları güçlü bir düşünce adamını karşımıza çıkarır. Daha gençlik yıllarında Millî Mücadele hareketini destekleyen bilinçli ve coşkulu yazılarıyla öne çıkan Yahya Kemal, Cumhuriyet döneminde milletvekili ve diplomat olarak da görev yapmıştır. Bu süreçte kaleme aldığı yazılar, özgün sanat ve edebiyat anlayışının kültürel temellerini, kaynaklarını ve tarih bilinciyle örülmüş kuramsal yönlerini irdeleyen nitelikte olmuştur.

    Yahya Kemal’in düşünce dünyasına ışık tutan metinlerinden biri olarak, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları arasında yer alan Edebiyata Dair kitabından “Resimsizlik ve Nesirsizlik” başlıklı yazısını yeniden yayımlıyoruz.

    ///

    Milliyetimizi kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik” (Bu) iki fecî noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu…

    Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne fecî hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında yavaş yavaş nasıl tekâmül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muhârebelerimizi, bu muhârebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.

    Topkapı sarayında bâzı meraklılara gösterilen Hünername’nin minyatürlerine bakarken kaç defa gönlümden bu özleyişi geçti: Ah, dedim, ne olurdu, her asrımızın her manzarası, yalnız İstanbul değil bütün Anadolu ve Rumeli Macaristan ve Akdeniz şehirlerimiz böyle minyatürlerde görünselerdi.

    Hüner name, Üçüncü Sultan Murad zamânında, Sokollu Mehmed Paşa sadrâzamken, bir Türk ressamının hem kendi devrini, hem de hazine çıkarılıp kendine gösterilen maziye ait resimler kopye ederek maziye tasvir edişinden ibârettir.

    Böyle olmakla beraber bu kitap ne kadar canlı ne kadar düşündürücü, halis bir Türk’e ne kadar ürperme veren bir eserdir. Ya tıpkı Avrupa milletlerinde olduğu gibi, bizde de şehirde ve her devirde birçok ressamlarımız olsaymış ve o ressamlar, her biri kendi ihtisasına göre, milli ve şahsi hayatımızın her safhasına tasvir etselermiş ve o tasvirler bize kadar gelselermiş biz onlara bakarak, büyük geniş ve derin tarihimizi her az görebilseymişiz! Ah! Ah! Bu ne üzüntülü bir özleyiştir.

    İkinci bahse geçeyim. İkinci bahse yani nesirsizlik bahsine geçeyim. O büsbütün feci bir noksandır.

    Bilirim ki İslamiyet’in resmi düşmanlığı denilen kusurunu -gayet haklı olarak- lânetle yâd edenler bizi mâhza onun körlettiğini tekrâr ederler. Ya nesirsizliğe ne diyelim? Onu İslamiyet men’ etmemişti. İyi nesir hani Yunâniler’in bilhassa ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, nihayet vaisleri olan Avrupalılara miras bıraktıkları nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir Araplarda da yoktu.  Acemlerde de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için ayrıca da kendi milli kusurumuz olarak az yazdığımız için nesirsiz kaldık.

    Mâzîmizi muhayyilenin bütün kudretiyle kağıtların üzerine enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst kayıd ve tescil bile edemedik.

    Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki bu iki sanatı olsaydı bugün milletimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Mahayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih, bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhalarından hayal mayal onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurları mâlûldür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.

    Çok az yazı yazmamızın sebebi, medrese’nin Arap kitaplarını dizüstü çökerek okumak îtiyâdına atfolunur, bir de milletimizin asker ve iş eri olmasına affolunabilir. Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hakîkatin ta kendisi budur ki yalnız Lâtin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler.

    Çok kısa yazmamızın sebebine gelince asıl esaslı kusur buradadır. Nesrin yani asıl mânâsıyla edebiyatın yüzde seksenini tarih, biyografi hatırat siyasi yazılar teşkil eder. Hepsi birden nihayet tarih olan bu mallarından fazla kısa yazımları vahim bir noksan teşkil eder.

    Evet tarihlerimiz yüzde doksan mikyas da vakaları şahısı,. Şahısları, yaşatmazlar. Mahiyyile kudretine bula bula ancak şarıhü’l Menar-zade’den Na’ima’nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyâhatnâmesi birçok sahifelerinde, silihdar’ın bazı sâhifelerinde bulabilirsiniz.

  • Ahmet Hamdi Tanpınar ile son romanı için bir konuşma / Necdet Evliyagil

    Ahmet Hamdi Tanpınar, Necdet Evliyagil ile yaptığı bu söyleşide Huzur romanının ortaya çıkış sürecinden, karakterlerin taşıdığı anlam ve tasavvurlardan söz ediyor; ayrıca kitapta yer almayan Suad’ın mektubuna değiniyor. Suad’ın Mümtaz’a yazdığı bu mektubu ileride yayımlamayı düşündüğünü aktaran Tanpınar, bunun yanı sıra Sahnenin Dışındakiler ve tamamlayamadan aramızdan ayrıldığı Aydaki Kadın romanlarının da haberini veriyor.

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Necdet Evliyagil ile gerçekleştirdiği, Tanpınar’ın düşünce dünyası ve romancılığına dair önemli ipuçları sunan bu söyleşiyi yıllar sonra yeniden yayımlıyoruz.

    Ahmed Hamdi Tanpınar’ın son romanı olan (Huzur) üzerinde görüşmek üzere, kıymetli muharriri evinde ziyaret ettim. Eseri okuduktan sonra, müellifi ile görüşmenin zaruri olacağı kanaatine varmıştım. Çünkü, bu romanında Tanpınar, bize yeni bir takım şeyler anlatmakta ve son büyük harb öncesi insan ruhunu hususi bir şekilde tahlil etmektedir.

    Romanınızı yeni bitirdim. Cumhuriyet‘te tefrika edilirken de okumuştum. Sizi çok beğendiğim, yorucu bulduğum yerler oldu. Kitabınız üzerine konuşabilir miyiz?

    Hayhay!.. dedi. Fakat daha evvel size iyi bir haber vereyim! Yahya Kemal’in sıhhati çok iyi.

    Ve Ahmed Hamdi Tanpınar uzun uzun bana Yahya Kemal’den bahsetti. Nihayet sualimi sormağa muvaffak oldum:

    Huzur’un tekniği beni çok düşündürdü. Fikre çok yer vermiş gibisiniz. Sonra vaka hem var, hem yok gibi. Bir takım ikinci derecede şahıslar ve vakalar üzerinde ısrar ediyor, sonra bırakıyorsunuz.

    Romanın muayyen bir tekniği olabileceğine inanmıyorum. Elli seneden beri bu sanat çok değişti. Ben bilmem istediklerimi yapmağa cesaret ettim mi? Size niyetlerimi anlatıyorsam roman tekniğini nasıl anladığımı izah etmiş olurum. Evvelâ romanın şiir ve düşünce ile beraber yürümesini isterim. Vakıâ düşüncelerimizi hareket halinde göstermek mümkün, belki de müreccahtır. Fakat o zaman karaktere malolur, mahiyetini kaybeder, hulâsa ferdileşir. Ben ise meselelerin münakaşasını istiyordum. Psikolojik tahlillerde böyle.

    İkinci derecede bir şahsın psikolojisini hereketlerle izah edersem, daha ziyade bir müşahid ve hâdiselere maruz olmasını istediğim asıl kahramanımın yerine onları geçirmiş olacaktım. Halbuki bu ikinci derecede şahısların Mümtaz’ın etrafında hem tesir edici bir “zemin”, hem de fikirlerinin ve duygularının değişik aynaları olmasını istiyordum.

    Hulâsa bir düşünce ve duygunun bir kaç zaviyeden görünüşünü istiyordum. Kaldı ki benim için hareketin kendisi, kendimizde ve etrafımızda yaptığı tesir kadar mühimdir. Ben okuyucunun bir müşahidle, onun içinden geçenlerle karşılaşmasını istiyordum.

    Niçin?

    Çünkü münakaşayı kendim yapmak istiyordum. Zaten bugünün romanının bir tarafı da buna doğru gidiyor. Tabiî bunlar niyet ve tasavvurlarım… Sanat niyetten daima başka ve hattâ, dostum Vehbinin dediği gibi çok fazla bir şeydir.

    Romanınızda Mümtaz’ın çocukluğuna ve bilhassa tâbirinizle söyliyeyim, ilk tecrübesine fazla ehemmiyet vermişsiniz, habuliki sonra bunu bırakır gibisiniz?

    Hayır, bırakmıyorum. Çünkü Mümtaz bütün hayatı boyunca o iki gecenin tesiri altındadır. Onda sanatkâr taraf, bu ağır şartlar içinde doğar. Bir nevi compex teşekkül eder. Hata karşısında günah ve vicdan azabı kompleksi. Aşkı ve dolayısile hayatı hususi bir şekilde görür. Sonra zamanla bu kompleksi, gene bir nevi -tâbir yerinde ise- Euridice, yahud orpshens kompleksine tahavvül eder. Yani Mümtaz ölüm düşüncesinin tehdidi altında yaşamağa başlar ve etrafındaki şeyleri ancak kaybetme korkusu içinde sever, yahud kaybetmiş gibi sever.

    Bu romanı asıl yazmaktaki gayeniz ne idi?

    İkinci Cihan Harbinin başında düşündüklerimizi ve meselelerimizi anlatmak. Bizi de tehdid eden bu umumi felâkette dünya ile müşterek ve aynı taraflarımızı göstermek.

    Harbin başladığı gece ben bir hasta başında hep bunları düşünmüştüm. Romanın asıl kahramanları İstanbul ve bizim musikimizdir.

    Fakat bununla kalmıyor. Tabiatile bir cihan harbinin başlaması kadar mühim meseleyi mevzu olarak alan bir roman, bizzat insanı ve insanın taliini düşünmekten vazgeçemezdi.

    Evet, insanın talii üzerinde çok duruyorsunuz?

    Durmağa da değer. İnsan biçare ve tezad içinde bir mahlûktur. Kendisinden yahud eserinde çok aşağıdır. Bu hakikatte “eşrefi mahlûkat” bir ratedir; tabiate bir ilah gibi hükümrandır. Fakat kendi hayatını bir türlü idare edemez. Çünkü ferd sifatile sahibi olduğu “varlık” hayat dediğimiz şeyin kendisile ve işçisi olan içtimaî insanla her an mücadele halindedir. “Varlık” tektir ve gayrisine tahammül edemez. Onun için dünya çok geniş, hayat türlü türlü imkânlarla dolu olduğu halde biz, birbirimizi ezerek yaşarız. En iyi niyetten en kötü neticeler çıkar. Mesud etmek isteriz, fakat bedbaht oluruz. Bu insanın umumî ve ebedî kaderidir. Bunun yanıbaşına bir de zamanımızın azgın meselelerin koyun. Öyle muvazenesiz bir devirde yaşıyoruz ki… Her an, medeniyet ve insan oğlu, asırların yarattığı her şey tehlikede. Ferd her an tasallûta maruz…

    Çare?..

    Çare, mücadele. Bu mücadele iki türlü olabilir. Ya kanla! “Bu kılıç senin bağrını delecek!” fakat cevabı yanıbaşındadır: “Seninkini de!…” Her kanlı bücadele, bir başkasını doğurur. Bence insan oğluna kendisinde ve kâinattan mesul olduğunu öğretmekten başka çare yoktur. İnsan hayatın yapıcısıdır ve her şeklile ondan mesuldür. İnsan mesuliyettir.

    Suad niçin intihar eder?

    Allahı bulamadığı için. Suad benim tasavvurumda bugünkü insanlıktır. Hareketlerini gerektiği gibi kontrol edemediği için bedbahttır. Fakat Suad kendi hikâyesini anlatacaktır. Mümtaza bıraktığı mektubda bunu söyliyecek. Onu ayrı neşredeceğim. Okuyucu burada Huzurun meselelerini daha vâzıh şekilde bulacaktır.

    Başka romanlarınız var mı?

    Var! Evvelâ Sahnenin Dışındakiler adlı Mütareke devrine aid bir romanım var. Fikir hayıtına bu senelerde uyandım. Onun için böyle bir kitab yazmayı daima düşündüm. O da yakında çıkacak. Sonra belki en sevdiğim hikâyem var. Aydaki Kadın… Fakat o daha bitmedi.

    Mevzuu nedir?

    Mevzuu: …Hayat. Bilir misiniz, rüyada insanlar birbirinin gözlerine bakamazlar. Ve bakarlarsa çok ıztırablı olur? Derhal uyanırlar.  Bence bu, ferdiyetimizin kaba ve satıh tarafından kurtulunca birbirimizle karşılaşmaktan korkmamızdır. Bir nevi içten çalışan vicdan azabı…

    Huzurun planını niye şahıslara taksim ettiniz?

    Demin anlattığım şey… Huzur‘da herkes istemeden mukavvi ve zalim. Gene herkes mağdurdur. Mümtaz üç kişinin tesirine maruzdur. İhsan, Nuran, Suad…

    Kitabınızdan memnun musunuz?

    Çalışırken çok memnundum. Şimdi bu suale cevab vermek artık okuyucunun hakkıdır.

    Bir lahza durdu, etrafına bakındı; sonra devam etti:

    Mademki sordunuz söyliyeyim: Memleketimizde zihnî bir tenbellik var. Bir safsata gibi görünecek ama, ıztırabsız ve meselesiz yaşıyoruz. Eğer kitab bu tenbelliği silmeğe yardım ederse mesud olurum. Bir de benden sora yazacaklara ufak bir yadımım olursa…

    Ayrılırken Cumhuriyet‘in alakasına çok minnettarım. Hem size, hem de okuyuculara teşekkür ettiğimi söylemeyi unutmayın! dedi.

    Necdet Evliyagil

  • Halide Edip’le mülakat / Neriman Hikmet

    Neriman Hikmet’in 23 Mart 1939 tarihinde Vakit gazetesinde Halide Edip ile yaptığı söyleşiyi yeniden yayımlıyoruz.

    Garpta yaptığı seyahatler Halide Edip’i hiç değiştirmemiş; konuşması ve edası tamamıyla bizden. Yalnız saçları biraz daha beyaz, o kadar…

    Tekrar yeni bir seyahate çıkıp çıkmayacağına dair sorulan bir suale romancı heyecanla şu cevabı veriyor:

    “Artık hiçbir yere gitmeyeceğim; buraya geldim; vatanıma, memleketime…”

    Mülakatı Yapan: Neriman Hikmet

    Türk edebiyatına Sinekli Bakkal gibi bütün milletler edebiyatı ölçüsünde büyük bir eser kazandıran Halide Edip’in evini arıyorum.

    O, birkaç günden beri İstanbul’da bulunuyor. Bunu herhalde artık bilmeyen, duymayan kalmadı.

    Halide Edip’le karşı karşıya bulunmak, onunla yan yana durmak, sesini duymak en yeni nesle ne büyük bir heyecan verici andır!

    O bir milletin “edebiyat” aleminde hakiki ve büyük değeri almış ve gene dünya kadınlığı arasında zekâsıyla, şahsiyetiyle en mümtaz bir mevkiye sahip olmuş…

    Düşünüyorum: Kendi kendime, “Kim bilir Halide Edip’in fizik görünüşü, sesi, kaşları, gözleri, çehresi, çizgileri ve heyeti umumiyesi nasıldır?” diyorum.

    Beyazıt’ta Soğanağa Mahallesi’nde bulunan hemşerisinin evine indiğini işittim. Fakat Soğanağa Mahallesi’nin hangi sokağında ve kaç numaralı evinde olduğunu bilmiyorum.

    Büyük saatin tam karşısına düşen manavın köşesinden saptım. Az ilerledikten sonra birisine Soğanağa Mahallesi’nin nerede olduğunu sordum.

    “İşte şu üçüncü sokak!”

    Üçüncü sokağa kıvrıldım. Şimdi ne yapacaktım? Boylu boyuna geniş sokağın iki tarafına sıralanmış evlerin, apartmanların hangisinin kapısını çalıp da Halide Edip’in bu evde olup olmadığını anlayacaktım. Doğrusu bu çok müşkül bir işti.

    İşe lalettayin başladım. Ne çare ki onun adını bilen çok, fakat oturduğu yeri bilen yoktu. Ümitsiz bir aşağı bir yukarı dolaşıyordum.

    Gittikçe hava da kararıyor, ortada çokluk kimse görünmüyordu. Bu defa hiçbir kapının ziline dokunmadım. Yoldan geçen bir genç bayana:

    “Halide Edip’in oturduğu evi biliyor musunuz,” diye sordum.

    Heyecanla:

    “A…” dedi, “şu sokağı kıvrılın. İleride beyaz bir ev göreceksiniz. Onun karşısında da büyük ahşap, bahçe içinde sarı boyalı bir konak var. Orası…”

    Teşekkür ettim, tarif üzerinde yürüdüm.

    Kapıyı yaşlıca ve köylüden hizmetçi bir kadın açtı.

    “Kimi istiyorsunuz?”

    “Halide Edip evde mi?”

    “Evet!”

    “Onu göreceğim; kendilerine söyleyin, bir gazeteci geldi. Kabul etmenizi rica ediyor, deyin.”

    “Kimseyi kabul etmiyor; çok meşguldür.”

    “Fakat gazeteci olduğumu haber verin…”

    “Sizin gibi gazeteci olanlar pek çok uğradılar; lakin hiçbirini kabul etmedi. Kimse ile konuşmuyor.”

    Bu arada genç bir bayan göründü. Kendisi Halide Edip’in yeğeni oluyormuş. Ona da rica ettim.

    “İmkânsız!” cevabını verdi. Yazı odasında olduğunu, rahatsız edilmek istemediğini söyledi.

    “Lütfen,” diye ısrar ettim ve bir gazeteci olmanın sabrı, tahammülü ve kuvvetiyle inadım arttı, yerimde durdum.

    Bu vaziyet karşısında genç bayan bana bir haber getirmek üzere yukarı çıktı. Artık müspet, menfi bir cevap bekliyordum. Ne ise o tekrar göründüğü vakit istediğim olmuştu:

    “Buyurun,” dedi.

    Beni aldı, ikinci kata çıkardı; misafir odasına girdim.

    İçeri ufak tefek, gayet sade giyinmiş, olgun yüzlü bir kadın girdi. Onu gözlerinden hemen tanıdım. Bu Halide Edip’ti…

    “Buyurun, sefa geldiniz yavrum,” dedi. “Fakat boşuna zahmet ettiniz, hiçbir gazeteci ile konuşmuyorum; mülakat vermiyorum, mamafih memnun oldum.”

    Oturduğum yerde ayağa kalkmıştım. Birdenbire ona bir tek sual sormama meydan bırakmayan sözleri karşısında:

    “Zarar yok, sizi sade görmek de benim için ehemmiyetlidir,” dedim.

    “Ben de gençlerin her sahada yetişmelerini istiyorum, onları çok seviyorum.”

    “Onlar da sizin bu gelişinizden fevkalade bahtiyardırlar.”

    “Demek siz gazetecisiniz.”

    “Evet.”

    “Çok iyi, çok iyi…”

    Hayret ediyordum ve bu hayretim onunla bulundukça, konuştukça artıyordu.

    Meğer Halide Edip ne kadar bizdenmiş! Onu Avrupa, Amerika, Afrika hiç mi hiç değiştirmemiş. Üstündeki elbise yerli biçimde ve sade! Başını tıpkı annelerimiz gibi yerli bir tarzda bağlamış. Kenarından beyazları çoğalmış saçları görünüyor. Konuşması yerli, edası yerli. Onun bizden olmayan hiçbir şeyi yok.

    Fakat hareketlerinde müthiş bir dinamizm var. Bu sert ve seri hareketleri ile yüzünün kuvvetli ifadeleri derhal şahsiyetini tebarüz ettiriyor…

    Asıl işte şimdi Sinekli Bakkal romanındaki ruh, canlı ve karakteristik olarak karşımda şekillenmişti. Onlar birbirlerini ne kadar tamamlıyor!…

    Konuşmak, açılmak istiyordum. Asla o kapıdan girer girmez söyledikleriyle cesaretimi zayıflamıştı. Suallerim bir hudut dahilinde idi. Mevzuların çerçevesi dapdaracık olmuştu, kısalmıştı.

    “Mebus olacağınız rivayeti doğru mudur?”

    “Hayır, böyle bir şey bilmiyorum, yok… Hiçbir şeyle meşgul değilim. Mütemadiyen yazıyorum.”

    “Hangi gazeteye yazı yazacaksınız?”

    “Şimdilik her gazete için hazırım…”

    Bu cevabı verince sustu. Artık benim de burayı terk etmem icap ediyordu. Nasıl olmuştu da böyle hiçbir şey konuşmadan vakit daralıvermişti. Fazla kalamazdım. Ayrılırken:

    “Ne zaman geri döneceksiniz,” diye sordum.

    Hayretle yüzüme baktı:

    “Ne zaman mı geri döneceğim?!” dedi.

    “Evet.”

    “Artık bir daha hiçbir yere gitmeyeceğim. Buraya geldim, memleketime, vatanıma yerleştim… Vatanıma…”

    Bunu öyle bir kuvvet ve heyecanla söyledi ki bundan sonra Halide Edip’i hiçbir kuvvet başka illere çekemeyecek.

    O şimdi vatanında… Toprağı, havası, suyu içinde. Anasından uzun bir müddet uzak kalmış küçük bir çocuk gibi yurduna sarılmakta…

    (Vakit, sayı: 7613, 23 Mart 1939, s.10)