• İstanbul Tiyatro Festivali’nden kadın hikâyeleri seçkisi

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Entek, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda düzenlenen 29. İstanbul Tiyatro Festivali’nin programı, kadın hikâyelerini odağına alan güçlü yapımlarıyla dikkat çekiyor. Édouard Louis’nin Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Alis Çalışkan’ın kaleminden Aşağıdaki Pencere, Kumbaracı50’nin Maryam Şahinyan’dan ilham alan İstanbul Mon Amour I Pera’nın Karanlık Odası ve Carme Portaceli’nin Bovary yorumu ilham veren kadınların hikayelerini festival sahnesine taşımaya hazırlanıyor.

    Édouard Louis’nin kaleminden, görünmez kadın emeği üzerine

    Günümüzün en dikkat çeken yazarlarından Édouard Louis’nin annesinin hayatını anlattığı Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri isimli romanı, sahnede güçlü bir hikâyeye dönüşüyor. Toplumsal baskı ve görünmez kadın emeği üzerine çarpıcı bir iç hesaplaşma sunan bu yapımda, Onur Ünsal etkileyici performansıyla öne çıkıyor. Yıllar süren sessizliğin ardından özgürlüğüne doğru kararlı bir yolculuğa çıkan bir kadının dönüşümü, Kemal Aydoğan’ın rejisinde bütün bir kuşağa ses veriyor. Oyun, 25-26 Ekim’de moda sahnesi’nde izleyiciyle buluşacak.

    Festivalden kadın üretimini vurgulayan bir seçki: “Bu İşte Bir Kadın Var”

    İstanbul Tiyatro Festivali programında, konusunu kadın hikâyelerinden alan veya kadın yazar, yönetmen ve oyuncuların öne çıktığı oyunlardan bir seçki, kadın üretiminin ve kadın bakış açısının daha görünür kılınması amacıyla, beş yıldır Odeabank’ın tema sponsorluğundaki “Bu İşte Bir Kadın Var” başlığı altında izleyicilere sunuluyor.

    Aşağıdaki Pencere, Herkes Kocama Benziyor ve N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali oyunlarının yazarı Alis Çalışkan’ın kaleminden, Büyük Zarifi Apartmanı’nın yönetmeni İlyas Özçakır’ın rejisiyle sansür ve otosansür baskısına karşı kişisel direnişin ve anlatının imkânlarını araştıran tek kişilik, zihin açıcı bir oyun. 30-31 Ekim’de sahnelenecek oyuna, yüksek katkıda bulunan mekân sponsoru Paribu Art evsahipliği yapacak.

    Gustave Flaubert’in 1857’de yayımlandığında edebiyat dünyasında bir bomba etkisi yaratan Madame Bovary’si, Jane Eyre, Anna Karenina ve Mrs. Dalloway gibi kadın mücadelesine mal olmuş edebi karakterleri çağdaş tiyatroyla buluşturmadaki ustalığıyla tanınan Carme Portaceli’nin yorumunda hayalperest bir trajedi kahramanı değil, “21. yüzyılın feminist sesi”. 8-9 Kasım’da sahnelenecek oyun, yüksek katkıda bulunan mekân sponsoru Zorlu PSM’de sahnelenecek. 

    Festivalin ücretsiz etkinlikleri kapsamında, Deniz Yüce Başarır ve Hülya Adak’ın, Emma Bovary’yi feminist bir perspektifle günümüzden yeniden değerlendireceği Feminist Bir Bakışla Bovary’yi Bugünden Okumak söyleşisi ise 10 Ekim Cuma günü saat 19.00’da Orient-Institut Istanbul’da gerçekleştirilecek.Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’dan ilhamla: İstanbul Mon Amour I Pera’nın Karanlık Odası

    Artık bir festival klasiğine dönüşen İstanbul Mon Amour, bu yıl Kumbaracı50 ekibi tarafından, Yiğit Sertdemir’in sanat yönetmenliğinde, Beyoğlu’nda sahnelenecek. Sezin Akbaşoğlulları, Onur Berk Arslanoğlu, Şebnem Sönmez, Gülhan Kadim, Ceyda Akel, Ayşegül Uraz gibi oyuncuların yer aldığı yapım, İstanbul’un günlük rutininde keşfedilmeyi bekleyen sayısız hikâyeden birini gün yüzüne çıkarıyor ve Beyoğlu’na bir fotoğraf makinesi vizöründen bakmaya davet ediyor. Bu yılın rotasında, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’ın günlük yürüyüşleri, kurmaca bir anlatının omurgasını oluşturuyor. MEKE Sanat’ın gösteri sponsorluğuyla desteklenen İstanbul Mon Amour I Pera’nın Karanlık Odası, 15 ve 16 Kasım’da Beyoğlu Spor Kulübü, Beyoğlu Sineması ve Metrohan’da gerçekleştirilecek.

  • “Bayanlar Baylar Dario Moreno” oyunu 20 Ekim’de sahnede

    Dario Moreno’nun İzmir’den dünya sahnelerine uzanan parlak yaşamını tiyatroya taşıyan Teatro Rudius yapımı “Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikâyesi”, yeni sezona seyirciyi sahnenin değil, masanın başköşesine davet eden özel bir formatla giriyor. Oyun, 20 Ekim Pazartesi akşamı Zorlu PSM Touché by N Kolay sahnesinde tiyatroseverlerle buluşacak. Gazino atmosferini yeniden kuran masa düzeniyle her seyirci, Dario Moreno’nun dünyasında bir geceye, bir masaya ve ömürlük bir hikâyeye konuk olacak. Yapay zekâ destekli dönem görselleri ve nostaljik sahne tasarımıyla Moreno’nun ışıltılı hayatını yeniden canlandıran yapım, duygusal olduğu kadar çağdaş bir sahne deneyimi vaat ediyor.

    Teatro Rudius’un bu özel prodüksiyonu, Türk müziği ve sinemasının unutulmaz ismi Dario Moreno’ya bir saygı duruşu niteliğinde. Oyunun yazarı, yönetmeni ve aynı zamanda başrol oyuncusu olan Kosta Kortidis, gerçekle kurguyu ustalıkla harmanladığı tek kişilik performansında efsaneye yeniden hayat veriyor. Kortidis, bu performansıyla daha önce 10. Uluslararası Anadolu Ödülleri’nde Yılın Müzikal Erkek Oyuncusu ve 12. Uluslararası Yeni Tiyatro & Yeni Sinema Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine layık görülmüştü.

    Gazino ışıkları altında yeniden doğan bir efsanenin hikâyesini anlatan oyun, seyirciyi yalnızca izlemeye değil, sahnedeki hikâyenin ortağı olmaya çağırıyor. Altuğ Akınsel’in müzik direktörlüğünde dört kişilik canlı orkestra eşliğinde sahnelenen yapımda Kortidis, Moreno’nun yaşamını bu kez doğrudan seyircisine anlatıyor.

    Kosta Kortidis’in sözleri ve Altuğ Akınsel’in besteleriyle hazırlanan özgün oyun müzikleri, Teatro Rudius’un diğer yapımlarında olduğu gibi dijital platformlarda da dinlenebiliyor. Seyircisini Dario Moreno’nun masasındaki unutulmaz bir geceye davet eden “Bayanlar Baylar Dario Moreno: Bir Gazino Hikâyesi”, 20 Ekim 2025 Pazartesi akşamı Zorlu PSM Touché by N Kolay sahnesinde saat 21.00’de başlayacak. Kapılar ise 19.30’da açılacak.

  • Camdan bir kubbe: “Sınır Bölgeleri” / Büşra Tan

    Gerald Murnane’nin Begüm Kovulmaz tarafından Türkçeye çevrilen son kurgu eseri Sınır Bölgeleri, yazarın bütün bir yazın serüvenini içerisinde barındıran, onun metinlerini kaleme alırken üzerinde durduğu titizliği gösteren bir roman.

    Avustralyalı yazar, akademisyen, editör Gerald Murnane, kendisine özgü bir şekilde geliştirdiği dil ve anlatım teknikleriyle dikkat çeken, yirminci yüzyılın çizgi dışı yazarlarından biri olarak gösterilebilir. Eserleri zamanla Avustralya’nın çok ötesine geçerek dünya çapında bir karşılık bulan yazar, bununla beraber yaşadığı coğrafyanın sorunlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koymaktan geri durmaz.

    Murnane’in edebiyatı, kendi içerisinde detaylı betimlemelere, içsel monologlara ve yazar tarafından büyük bir dikkatle oluşturulmuş anlatılara dayalı olarak farklı bir yerde durur. Onun eserleri uzun uğraşlar sonucunda geliştirilen ve genellikle zamansal ve mekânsal düzlemde inşa edilen yapılarla dikkat çeker. Yazar, geliştirdiği anlatıları kurgusal ve gerçeküstü unsurlarla iç içe geçirerek nihayetinde ortaya kendi kimliğini kendi sınırları içerisinde geliştirmiş bir yapı çıkarır. Murnane edebiyatını farklı ve ayrıksı kılan en önemli özellik budur.

    Yazarın eserlerindeki dil ve anlatım, detaycı bir şekilde olayları ve gözlemleri aktarma meselesi üzerine kuruludur. Murnane, sıradan durumları, anıları ve manzaraları ayrıntılı bir şekilde betimleyerek okuyucuya görsel ve duygusal bir zenginlik sunar. Bu durumun izleri yazarın Düzlükler’den Bulutlarda Bir Ömür’e, Acı İçin Bir Şey’den Sınır Bölgeleri’ne kadar birçok farklı kurgu metninde görülebilir. Murnane’nin titizliği, üzerinde uzun süre çalıştığı görsel ve duygusal zenginlik, bir yazar olarak ona kimlik kazandıran en temel noktalar arasında yer alır.

    Murnane’in edebiyatını özel kılan bir diğer nokta, yazarın eserlerinde genellikle Avustralya kırsal yaşamı ve insan ilişkileri gibi temaları öne çıkarmasıdır. Yazar, kurgusal dünyalarını ve karakterlerini detaylı bir şekilde inşa ederken okuyuculara kendi coğrafyasına dair birçok gönderme yapmaktan da geri durmaz. Avustralya, onun için romanlarında kullanılması gereken en temel unsurlardan birisidir. Avustralya’nın tarihi, yapısı, çok uluslu kimliği, kültürel değerleri onun için birer malzeme olma özelliği gösterir. Bu durumun izleri ise kendisini yazarın kaleme aldığı birçok eserde gösterir. Sınır Bölgeleri, bu anlamda Murnane edebiyatının son halkası olarak kıymetli bir yerde durur.

    Gerald Murnane’in Sınır Bölgeleri romanı, anlatıcının yaşamının son dönemlerindeki deneyimlerini, hatıralarını ve düşüncelerini konu alan bir eserdir. Bu roman, kurgusal olmayan bir iç monolog şeklinde kaleme alınmış ve yazarın anlatıcı ile okuru doğrudan karşı karşıya bıraktığı bir yapıda gün yüzüne çıkmıştır. Anlatıcı ile okur arasındaki mesafenin bu derece kısaltılması, bu son romanında dahi Murnane’nin yeniliklere ne derece açık bir yazar olduğunu ortaya koymuştur.

    Romanın ana kahramanı, yaşlılık döneminde yaşadığı bölgeden ayrılarak kırsalda yer alan bir kasabaya taşınır. Başkentten taşraya doğru bu geçiş, onu ve düşüncelerini derinden etkilerken yaşamın onun için ne derece değişken ve sürprizlere açık bir unsur olduğunu da gösterir. Taşındığı yeni yerde anılarına ve yaşamının farklı dönemlerine dair düşünceleriyle meşgul olan bu kahraman, kendisini sürekli olarak geçmiş ile bugün arasında bir şeyler düşünürken bulur. Onun bütün bir yaşamı gözünün önünden geçerken roman, anlatıcının geçmişine dair detaylı anılarını ve gözlemlerini içeren yoğun bir içsel monolog olarak ilerler.

    Sınır Bölgeleri’nin ana kahramanı sık sık geçmişteki anıları, çocukluğu ve yaşadığı farklı deneyimler arasında gidip gelir. Zamanın doğası, bellek, anılar ve kişisel tarih üzerine yoğunlaşır. Öyle ki kendi kişisel yaşantısı ile Avustralya arasında çeşitli bağlar kurmaktan da geri durmaz. Bu noktada okur, yazarın geliştirdiği bu güçlü anlatıcı kahraman ile Avustralya tarihini belirli noktalarda iç içe geçirdiğini görür. Ülkenin tarihi ile kişinin kendi geçmişi bir noktada birleşir. Romanı katmanlaştıran bu özellik, Mernune’nin diğer kurgu eserlerinde de dikkat çeken bir konu olarak ön plana çıkar. Aynı zamanda anlatıcının içsel dünyasındaki detaylı düşünce akışları ve gözlemleri, okuyucuya karakterin zihinsel ve duygusal süreçlerini derinlemesine keşfetme fırsatı da verir.

    Sınır Bölgeleri, Murnane’in kahramanların iç dünyalarını keşfettiği, zamanın doğası üzerine düşündüğü ve insan belleğinin karmaşıklığını ele aldığı bir eserdir. Romanda birçok kahraman söz konusu olmakla beraber onların her biri tek bir perspektiften, anlatıcının onları gördüğü açıdan resmedilir. Bu resim bir yandan tek taraflı olmakla beraber öte yandan okura onlara dair çeşitli söylentiler de sunar; çünkü anlatıcı, belleğinde beliren her bir kahramanı onlar üzerine dile getirilen bütün söylentilerle beraber yad eder. Her biri, onun belleğinde nasıl bir görünüme sahipse o şekilde kendilerine karşılık bulur. Üstelik bu karşılık buluş, onlarla anlatıcı arasında sessiz bir anlaşmayı da beraberinde getirir. Anlatıcı okura onlara dair türlü şeyler anlatır, onlar da belirli noktalarda bu duruma karşı çıkar. Doğrudan dile gelerek değil, olayların akışına onun belleğinde müdahale ederek.

    Roman, yoğun iç monologlar ve anlatıcının kişisel geçmişi arasında gidip gelerek gelişir. Ortada bir tek bir anlatıcı ve onun içsel dünyası vardır. O, gördüğü her şeyden tetiklenir. Ağaçlar, bulutlar, rüzgâr, kitaplar… Çevresindeki her şey onda bir şeyler tetikler ve o bu doğrultuda okura bir şeyler anlatmaya başlar. Kendisini neyin tetiklediğini de dile getirmekte herhangi bir beis görmez. Onun için önemli olan sürekli bir şeyler anlatmak, bir tür iç monolog ile belleğinde kalanları dışa vurmaktır. Romana kimlik kazandıran en temel konu da budur.

    Murnane’in edebi tarzı, yavaş ilerleyen ancak zengin ve derin anlatıları olan eserler yaratmasıyla dikkat çeker. Bu noktada yazarın son kitabı olan Sınır Bölgeleri, dilin gücüne ve detayların önemine vurgu yapan bir eser olarak ön plana çıkar. Geçtiğimiz günlerde Begüm Kovulmaz tarafından Türkçeye çevrilen ve Ketebe tarafından yayımlanan roman, Murnane edebiyatının bütün başat özelliklerini bünyesinde toplamasıyla dikkat çeker.

  • Hakan Kaynar’dan Türk edebiyatında Ankara izleri: “Ankara’nın Duygusal Tarihi”

    Hakan Kaynar’ın Ankara’nın Duygusal Tarihi başlıklı kitabı Sel Yayınları tarafından yayımlandı.

    Bir kenti, onun tarihini yalnızca binalar, yollar, meydanlar, hakkında çıkan haberler üzerinden mi okuruz? Yoksa duygular da bu tarihin parçası mıdır? Üstelik konu, Ankara gibi her anlamda sembolikleşmiş, yalnızca yaşayan ya da iz bırakanların değil, dışındaki kalabalıkların duygularının da her bir taşına kazındığı bir kent olunca…
    Lakin Ankara’nın Duygusal Tarihi bildiğimiz anlamda bir tarih kitabı değil. Yazarı bir şehri sakinleri ve ziyaretçileri üzerinde bıraktığı hislerin çoğunlukla edebiyat üzerinden izlenebileceği iddiasını taşıyor. Sadece başkent olmanın ona yüklediği anlamlarla sembolize edilemeyecek bu şehrin uyandırdığı duyguları, Ankara’yı mekân edinmiş romanları, öyküleri ve şiirleri takip ederek keşfetmeyi deniyor Hakan Kaynar. Kesin olarak söylediği ise şu olabilir: Edebiyat tarihe dahildir.
    İşte bu savdan hareketle Kaynar’ın okuru davet ettiği Yakup Kadri, Aka Gündüz, Refik Halid, Nahid Sırrı ve Memduh Şevket eşliğindeki bu kent yolculuğu; Vüsat O. Bener, Cihat Burak, Adalet Ağaoğlu’nun duraklarında soluklanarak Ayhan Geçgin ve Sezgin Kaymaz’la günümüze dek varıyor. Bilhassa da İlhan Tarus’un tanıdık ve küçük Ankarası, Sevgi Soysal’ın kalabalıklaşan Yenişehir’i ve Barış Bıçakçı’nın kayıtsız, yalnızlaştırıcı çağdaş Ankarası üzerinden; kentin her veçhesi kaygı, ihtiyat ve yalnızlık üçgeninde, her coğrafyanın muhtaç olduğu bir yeni-yeniden-okumaya tabi tutuluyor.
    Ankara değiştikçe duygular da değişiyor; güvenin yerini mesafe, karşılaşmaların yerini görmezden gelişler alıyor, sokaklar meydanlar insan ilişkileri yeniden kuruluyor.

  • Bir sanatçının kendini bulma serüveni: Paul Klee Günlükleri / Abdullah Ezik

    “Sanatçı insandır ve bu nedenle de doğal dünya içindeki doğanın bir parçasıdır.” (Klee, 2011: 60)

    İsviçreli sanatçı ve Bauhaus okulunun önde gelen üyelerinden biri olan Paul Klee, gerek kişisel yaşantısı gerekse sanat yaşamı boyunca ürettiği eserlerle dikkat çeken, sanat üretimi kadar sanat pratiği üzerine de düşünen özel bir isim. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde Ketebe’den yayımlanan ve Klee’nin kendi kişisel yolculuğu ile sanata dair yaklaşımını farklı noktalardan görünür kılan Günlükler (1898-1918) başlıklı kitabı, sanatçıya dair sunduğu perspektiflerle dikkat çekici bir eser.

    Günlükler, Paul Klee’nin 1898 ile 1918 yılları arasında yazdığı metinlerin, defterlerdeki notların ve ifadelerin bir derlemesi olarak görülebilir. Klee’nin farklı dönemlerde farklı yerlerde kaleme aldığı metinleri bir araya getiren kitap, sanatçının yaratıcı süreci, felsefi düşünceleri, estetik teorileri, sanat eleştirileri ve kişisel yaşamına dair içerdiği notlarla edebiyatı, felsefe ve sanatı birleştiren bir çalışma olarak görülebilir.

    Paul Klee, Günlükler’inde 20 yıla yayılan bir süreci metne döker. İtalya’dan Almanya’ya, Fransa’dan İsviçre’ye kadar gezip gördüğü, çalıştığı, iş ürettiği, dostluklar kurduğu birçok coğrafyayı metinlerinin bir parçası hâline getiren Klee, aynı zamanda çevresinde olup bitenleri, ilişkilerini, dostluklarını, maceralarını da bu sürecin bir parçası hâline getirir. Sanatçının ilk gençlik notlarıyla açılan kitap, onun edebiyattan müziğe, yazıdan resme kadar birçok farklı disiplin/alan/saha ile nasıl bir ilişki kurduğunu görünür kılarken onu etkileyen başat faktörlere de dikkat çeker. Bir sanatçı olarak üslubunun oluşum sürecini, Bauhaus okulunu, Kandinsky ile zihinlerinden geçenleri içeriden bir yaklaşımla metne döken Klee, zamanının tüm etken akımlarından sıyrılarak (başta gerçeküstücülük/sürrealizm, dışavurumculuk/ekspresyonizm, kübizm ve soyut sanat anlayışı) kendi yolunu nasıl tayin ettiğini de açıkça dile döker.

    Günlükler, her şeyden önce sanat tarihi ve sanat eleştirisi alanındaki önemi nedeniyle oldukça değerli bir çalışma. Paul Klee, günlüklerinde sanatın işlevi, sanatçının yaratıcı süreci, sanat ve estetik arasındaki ilişki gibi çeşitli konuları ele alırken bunu kendi sanat pratiği ile eşleştirerek gerçekleştirmeye özen gösterir. Onun bu yaklaşımı gerek bir yazar olarak gerekse bir sanatçı ve entelektüel olarak onu çağını anlama konusunda hassaslaştırır. Kimi yerde çağdaşlarından ayrılarak, kimi yerde onlarla belirli ortaklıklar kurarak ürettiği sanatın felsefesini yapmaya ve bunu farklı disiplinlerle olan bağı üzerinden ele almaya, değerlendirmeye, tartışmaya özen gösteren Klee, bu nedenle kendi gelişim çizgisinde büyük sıçramalar gerçekleştirir. Bu yönüyle salt bir metin olmanın ötesine geçen Günlükler, Klee’nin felsefi ve psikolojik düşünceleri, doğa ve bilim hakkındaki fikirleri, sanat tarihine yönelik eleştirileri ve sanatçının kişisel hayatına dair notlarıyla zamanla daha da çarpıcı bir metne dönüşür.

    Paul Klee, Günlükler’inde sanatın “farklı boyutlarına” odaklanırken sanatın zihinsel, duygusal ve ruhsal anlamda ne tür meseleleri bünyesine dâhil edebileceğine işaret eder. Sanatçı, sanatın önemli bir araç olduğunu ve insanları bir araya getirme, farklı düşünceleri ve kültürleri iç içe geçirerek onlar üzerinden yeni bir sanat anlayışı geliştirmeye olanak tanıdığını ifade eder. Bu noktada dikkat çeken ilk husus, Klee’nin sanata yüklediği misyon ve notları boyunca takip ettiği hattır. Klee, okura metinleri aracılığıyla açıkça gösterir ki devamlılık ve çalışma onun sanat anlayışının merkezinde yer alan temel düşüncelerdir. Onun için istikrar ve devamlılık özel bir yerde durur. Sanat, ancak ilhama paralel bir şekilde çalışmanın, düşünmenin, denemenin sonucu olarak sanatçıyı başarıya götürür. Buradaki “başarı” kavramı alışılagelmiş açıklamaların ötesinde bir anlama/mânâya sahiptir. Hayat, kişiye ilham ve yeniden üretim enerjisi vermelidir. Kişi ancak bu enerji ile kendi yolunu bulup onun üzerinde yürüyebilir. Klee’nin hayatı ve sanatı ile vurguladığı, günlükleri aracılığıyla üzerine eğildiği en temel yaklaşım budur.

    Paul Klee’nin Günlükler’i boyunca tartışmaya açtığı ve kendi cümleleri üzerinden yorumladığı/benimsediği sanat anlayışı farklı kültürlerin, farklı disiplin ve duyumların birleşiminden oluşan çok yönlü bir yaklaşım olarak ifade edilebilir. Klee, sanatın özünde doğanın ve insanın iç dünyasının birleşimi olduğunu düşünür. Bu birleşim onun sanata yaklaşımını belirleyen en temel katmana işaret eder. Doğanın görsel dili ile sembollerin kullanımı her şeyin merkezinde yatar. Klee, doğa ile insanını iç içe geçirerek dünyayı anlamaya çalışır. Onun sanat yolculuğu belirleyen en temel yaklaşım budur.

    Klee sanatın temel görevini “insanın iç dünyasını ifade etmek” olarak tanımlar. Öte taraftan insan, nihayetinde çevresindeki unsurlarla, doğa ve dünya ile birlikte ele alınmalıdır. Kişi, çevresinden bağımsız ve âri olarak ele alınamaz. Sanatçı da genel olarak bu duruma dikkat çeker. Sanatın sadece bir dekorasyon aracı olmadığını, aynı zamanda insanların düşüncelerini ifade etmek için bir araç olduğunu belirten Klee, renklerin, çizgilerin ve geometrik şekillerin insan psikolojisi ve duyguları üzerinde derin bir etkiye sahip olduğuna inanır. Günlükler’in özellikle İtalya ve Almanya bölümlerinde bu yaklaşımını derinlemesine tartışmaya açan sanatçı, kendi sanat anlayışını bu temel üzerine inşa edildiğini ifade eder. Tam da bu noktada Günlükler sıradan bir metin olmanın ötesine geçer ve “Klee’nin poetikası” olarak da yorumlanabilir.

    Klee, sanatın kendiliğinden doğan bir faaliyet olduğuna inanırken bu durumun kendisine ve topluma fayda sağlaması gerektiğine işaret eder. Bir eserin psikolojisi, tartışmaya açtığı konular, ele aldığı meseleler toplum ile paralel bir şekilde düşünülmelidir. Toplum ile kişi, nihayetinde birbirini bütünleyen iki temel figür olarak ele alınabilir. Sanatçı, sanatın eğitim ve kültürel farkındalık için önemli bir araç olduğunu, sanatçının toplumdaki rolüne ve sorumluluğuna vurgu yapar. Günlükler’in dördüncü ve “Anılar” bölümünde sıkça vurgulanan bu tutum, Klee’nin çevresindeki diğer entelektüel ve sanatçılarla tartışmalarından da rahatlıkla anlaşılabilir. O, bireyi toplumdan uzak bir yere konumlandırmaz ve bu yaklaşımıyla kendi sanat anlayışını inşa ederken dünyaya nasıl baktığını da açıkça ortaya koymuş olur.

    Bir sanatçı, entelektüel ve düşünür olarak Paul Klee, kendi üretim sürecini ve zihninin nasıl çalıştığını şu sözlerle özetler: “Seni hiç kimseye hizmet etmeyen birey, seni amaçsız varlık! Kendine amaçlar yarat: Oyun oyna, kendini ve başkalarını yanılt, sanatçı ol. Şimdi de her yerde bir sürü yedek amaçlar duruyor, bunlar içinden seçim yapmak acı veriyor. Sanatın yollarında gezinen yolcular, sokaklarda dolaşan lanetli serserilere benzerler.”

    Paul Klee, bir sanatçı olmanın ötesinde aynı zamanda entelektüel bir figür olarak da dikkat çeken bir isim. Günlükler’inde ilk gençlik yıllarından başlayarak hayatının yaklaşık 20 yılını metne döken sanatçı, bu süreçte neler yaptığından zihninden neler geçirdiğine kadar birçok meseleyi kayıt altına alır.