“Büyük Dalgınlık” / Memet Baydur

Memet Baydur’un Adam Öykü’nün 3. sayısında (Mart-Nisan 1996) yayımlanan ve uzun yıllar tozlu sayfalarda kalan “Büyük Dalgınlık” başlıklı hikâyesi yeniden yayımda.

///

J – Büyük Dalgınlık olsun adı.

Sürekli özgün olmak zorunda değiliz. Bence de Büyük Dalgınlık olsun adı. Kimin büyük dalgınlığını anlatacağız?

Y – Pusulası su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkepti. İlk cümle böyle. Pusulayla başlamak iyi fikir değil gibime geliyor. Sözcüklerin yerini değiştirebiliriz. Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkepti pusulası. Nasıl oldu.

J – Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusulayla yola çıktığında gün doğmak üzereydi. Nereye dönerse dönsün ibresi yalnızca güneyi gösteriyordu, bunu iyiye yordu.

Y – İkinci cümlemiz mi? Evet, Ceketinin cebinde yarım yüzyıllık elma konyağı, elindeki çıkında iki asma yaprağının arasına sarılmış keçi peyniri, türünü, çakmaktaşı, sedefi zedelenmiş kaması, cep atlası, yün çorapları, sırrında mandolini koyuldu yola.

Sırtında mandolin güzel. Üçüncü cümle de böyle işte. Bu keçi peyniri meselesi biraz düşündürüyor beni. Gün doğmak üzere, büyük ve büyülü bir serinlik egemen yollara. Peynirin kokmasına çok var daha. Merak etme. Mandolin güzel oldu.

J – Başka ne olabilirdi? Akordeon belki. Bir fagot? Hayır. Çok belli olur o zaman sanat yaptığımız. Ayrıca evet bir dalgınlık aleti değildir fagot. Mandolin en iyisidir büyük dalgınlık için. Üç cümle mi yazdık? Korkutucu bir şeydir çocukların dalgınlığı. Hayır bunu koymayalım bence. Kadın, parkın girişinde Borzoi köpeğiyle kımıldamadan ağaçları ve gökyüzünü seyrediyordu.

Y – Dördüncü cümle. Pencereyi açar mısın lütfen? Çok duman oldu içerisi. Bir kuşburnu daha içelim diyorum. Şimdi adam, kadın ve köpek, sabahın köründe parkın kapısında karşılaştılar di mi? İyi. Kadın durup dururken mi konuşacak şimdi?

J – Bu hikâyenin ilk dört cümlesinde sevmediğim her şey var neredeyse! Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusula! Gün ağarırken yola çıkıyor adam. Yok cebinde elma konyağı, çıkınında keçi peyniri! Yetmiyormuş gibi bir de sırtında mandolin! Cep atlası ayrıntısı iyi tabii ama bence komik bir durum valla… Adamın özenti durumu yetmiyormuş gibi, sabahın o saatinde bir de Borzoi köpeğiyle havaya tavaya bakan bir hatun çıktı ortaya daha dördüncü cümlede. Ayıptır be canım.

Y – Hikâyenin nasıl gelişip nereye gideceğini bilmiyoruz ki henüz.

J – Böyle giderse başladığı noktada bitecek gibime geliyor. Nereye gidiyorsun? Kadın adama böyle sorsa pattadak, nereden anladı bir yerlere gittiğini? Sırtındaki mandolinden diyelim.

Y – Beşinci cümle “nereye gidiyorsun?” olacak. Selam verip geçti adam soruyu yanıtlamadan. Kabalık olur bu, sabahın o saatinde. Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara.

J – Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara. Altı, yedi, sekiz. Neden gidiyorsun? Dokuzuncu cümle. Danimarka’yı, Laponya’yı, Alaska’yı görmek istiyorum. On etti. Hızlandık görüyorsun. Büyük Dalgınlığı daha büyük bir dikkatle kaleme almamız gerekiyor. Güneyi görme isteği mi götürüyor seni? Kadın soruyor yine. Meraklı bu hatun kişi. On bir. Ne desin adam şimdi?

Y – Bilmiyorum ama gitmesi gerektiğini biliyorum. Bilmiyorum ama gitmem gerektiğini biliyorum diyebilir. On iki. Gitme. Kal benimle bu şehirde desem şimdi… On üç, on dört.

J – Gitme. Kal benimle desem bu şehirde şimdi… Avcunun içiyle adamın dirseğine dokunmuş olmalı bunu söylerken ama hikâyeye koymayacağız bu bilgiyi. Adam irkilecek. Bunu da koymayacağız. Sizi tanımıyorum diyecek. Bunu koyacağız. On beşinci cümle: Sizi tanımıyorum.

Y – Gitmek için yeterli neden değildir bu. On altı etti. Adamın yanakları al al oluyor. Gidişimin sizinle ilgisi yok ki… On yedi. Bu da ayrıcı üzücü bir durum. On sekiz. Adamla dalga geçmeye mi başladı kadın sabahın o saatinde, parkın kapısında? Bu da ayrıca üzücü bir durummuş. Tanımadığı bir adamın şehri terketmesi onunla ilgili olsun istiyor kadın.

J – Sizi tanısaydım, belki sizin yüzünüzden, sizden ötürü gidiyor olurdum. Oysa yola çıkışımın hiçbir insanla (köpeğin kulağını okşar) ya da hayvanla ilişkisi yok. On dokuz yirmi. Burada tıkanıyor hikâye. Özenti üstüne özenti… Adam sırtında mandolini defolup gitse, kadın da köpeğiyle parka girse daha iyi olacak bence. Sıkıldım bu insanlardan. O saatte karşı karşıya gelen iki insan böyle mi konuşur allasen? Haklısın deme hemen. Kendinle de ilgisi yok mu bu yolculuk teşebbüsünün? Girişiminin mi demek gerekiyor. Olmalı. Başka türlü neden yola çıkar İnsan sabahın köründe sırtında mandolini?

Y – Kendinle bile ilgisi yok mu bu yolculuğun? Olmalı. Neden yola çıkar insan sabahın köründe sırtında bir mandolin? Yirmi üç etti. Kadın bir soru sormuş bulunuyor. Bir soru daha. Köpek neden Borzoi? Ayrıca bu hikâyede köpeğin işlevi nedir? Adam biraz önce kulağını okşadı, biliyoruz. Kulak bağlamında bir önemi olmalı köpeğin. Ya da okşamak bağlamında. Nasıl yanıtlayacak adam, büyük köpekli kadının sorusunu?

J – Cumartesi gecesi yolda bir şey buldum. Yirmi dört. Adam böyle mi başlıyor yanıtlamaya? Ne bulmuş cumartesi gecesi yolda? Ne bulmuş olsun? Bir kol saati? Kehribar bir cigara ağızlığı? Pirinç bir bahçe musluğu? Bir kuş gagası? Bir çocuk patiği? Bir deste anahtar? Bir deniz kabuğu.

Y – Bir deniz kabuğu. Yirmi beş. Kıvrımları büyülü bir haberi gizleyen (bana öyle geldi) bir şeytan minaresi. Yirmi altı. Kulağına dayarsan okyanusların sesini, gemilerle yarışan yunusların nefesini duyuran cinsten bir deniz kabuğu. Oysa üç günlük yoldayız en yakın denizden. Yirmi sekiz. Ah bu deniz kabukları, bu mandolinler, bu mineli pusulalar öldürecek beni!

J – Adam kulağını dayamış olmalı bulduğu deniz kabuğuna. Nasıl söyleyecek bunu? Bir bakışla mı, bir jestle mi, nasıl anlatacak derdini? Sözcüklerle. Saydam, duru, basit, bir tek anlamdan fazlasını taşımayan sözcüklerle. Bilmiyorum. Yirmi dokuz. Kulağıma dayadım deniz kabuğunu… Otuz. Kadın şimdi hafif hayran adama bakıyor olmalı. Köpek huzursuz sanki. Sabah karanlığında çınarların arasında dolanan hayaletleri görüyor. Bunları yazmayacağız. Kadın elini, avcunun içini uzatıyor yine adamın dirseğine. Adam çekiliyor kımıldamadan. Bunu da yazmayacağız.

Y – Yazacak bir şey kalmadı zaten. Deniz kabuğundan adamın kulağına ulaşan seslerin dışında… Bu hikâyenin konusu bu mu oluyor şimdi? Herifin biri deniz kabuğunu dinliyor. Ha ha. Bir iç ses ha? Haydi bakalım, bir iki şiirsel şifre uydur buraya…

J – Bir zıpkının orman içinde uçuşunu duydum. Kaplanın yeşil suya girerken keyifli homurdanmasını duydum. Ağlasın mı gülsün mü karar veremeyen bir çocuğun sesini duydum. Lavanta kokulu bir cibinliğin içinde, ağustosböceklerinin sesi altında sevişen insanları, bir dilin bir dile değişini, tükürüğün karanfilli, sakızlı tadını, kar yağışını, geçen posta treninde uykusu kaçmış bir insanın cigara yakışını, pencerenin buğusuna işaretparmağıyla doğduğu kasabanın adını yazmasını duydum. Daktilonun tıkırtısını, üzümün ezilmesini. Orhan Veli’nin kekre sesini duydum. Gemi düdüklerini, lüferin olta ucunda çırpınmasını. Borneo’da bir ağacın devrilmesini duydum. Sonra bir de şunu duydum… Ne etti?

Y – Otuz yedi.

Bir şemsiyenin rüzgâr altında ters çevrilirkenki sesini, kanadın kafes tellerine sürtünüşünün sesini, saçındaki sabun kokusunu, saçının sesini, işaretparmağının elime değiş sesini ama size anlatacağım asıl mesele bunlar değil. Otuz sekiz etti.

J – Üçü birden geri döndüler, parkı geride bırakıp yeniden kentin içine doğru yürüdüler. Adam durmadan anlatıyordu. Mandolin de kendi kendine çalmaya başlamıştı.

Y – Böyle bitebilir hikâye. Pek iyi olmadı.

Adam yola çıktıktan on dakika sonra kadınla köpeğin kıçına takılıp geri dönüyor.

Pes valla. Bitiriyor muyuz?

J – Bu, beni hep güzel anımsaman için, bu, saçların temiz kalsın diye. Bu, düş görürken ve düşlerinde ağlamayasın diye, bu da o akşamüstüyle ilgili bir şey. Bu, ardından bakakaldığın trenin bir vidası, buysa omuzumdan çıkan kurşunun kovanı. Bu, kamaradaki yastıktan artan bir kuştüyü, buysa bana yazdığın ilk mektubun imza bölümü. Bu, Zimbabwe’de çekilmiş bir çağlayanın fotoğrafı, bu da zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespih, iyi çıkmamış. Bu, ilk seviştiğimiz gün yoldan geçen otobüs, bu da aynı günün hava raporu. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, bana da benziyor, yandan bakarsan sana da. Bir de şu var: eline kıymık batmış, üstüne ışık düşmüş biraz, geleceğin eski tahtasına uzanmış, gözü gökyüzünde parmağını emiyor herşey lacivert olana kadar. Büyük dalgınlık içinde, yola çıkmak üzere. Kırmızı mika pusulasına bakıyor arada sırada.

Büyük Dalgınlık

Su, pirinç, mine ve fosfordan mürekkep bir pusulayla yola çıktığında gün doğmak üzereydi. Nereye dönerse dönsün ibresi yalnızca güneyi gösteriyordu, bunu iyiye yordu. Ceketinin cebinde yarım yüzyıllık elma konyağı, elindeki çıkında iki asma yaprağının arasına sarılmış keçi peyniri, tütünü, çakmaktaşı, sedefi zedelenmiş kaması, cep atlası, yün çorapları, aspirini, sırtında mandolini koyuldu yola.

Kadın, parkın girişinde Borzoi köpeğiyle kımıldamadan ağaçları ve gökyüzünü seyrediyordu. Nereye gidiyorsun? Uzaklara. Güneye. Çok uzaklara. Neden gidiyorsun? Danimarka’yı, Laponya’yı, Alaska’yı görmek istiyorum. Güneyi görmek isteği mi götürüyor seni? Bilmiyorum ama gitmem gerektiğini biliyorum. Gitme, kal benimle bu şehirde desem şimdi. Sizi tanımıyorum. Gitmek için yeterli neden değildir bu. Gidişimin sizinle ilgisi yok ki. Bu da ayrıca üzücü bir durum.

Sizi tanısaydım, belki sizin yüzünüzden, sizden ötürü gidiyor olurdum. Oysa yola çıkışımın (köpeğin kulağını okşadı) kimselerle yakından uzaktan ilgisi yok. Kendinle bile ilgisi yok mu bu yolculuğun? Olmalı. Neden yola çıkar insan sabahın köründe sırtında bir mandolin? Cumartesi gecesi yolda bir şey buldum. Bir deniz kabuğu. Kıvrımları öteden beriden ses getiren bir şeytan minaresi. Kulağına dayarsan okyanusların sesini, gemilerle yarışan yunusları n nefesini duyuran cinsten bir deniz kabuğu. Oysa üç günlük yoldayız en yakın denizden. Kulağıma dayadım deniz kabuğunu. Bir zıpkının orman karanlığında uçuşunu duydum. Kaplanın yeşil suya girerken keyifli homurdanmasını duydum. Ağlasın mı, gülsün mü karar veremeyen bir çocuğun sesini duydum. Lavanta kokulu bir cibinliğin içinde, ağustosböceklerinin sesiyle sevişen İnsanları, bir dilin bir dile değişini, tükürüğün karanfilli, sakızlı tadını, kar yağışını, geçen posta treninde uykusu kaçmış bir insanın cigara yakışını, pencerenin buğusuna parmağıyla doğduğu kasabanın adını yazışını duydum. Daktilonun tıkırtısını, üzümün ezilmesini, gemi düdüklerini, lüferin olta ucunda çırpınmasını, Borneo’da bir ağacın devrilmesini duydum. Sonra bir de şunu duydum…

Üçü birden geri döndüler, parkı geride bırakıp yeniden kentin içine doğru yürüdüler. Adam durmadan anlatıyordu. Mandolin de kendi kendine çalmaya başlamıştı.

Bu, beni hep güzel anımsaman için, bu, saçların temiz kalsın diye. Bu, düş görürken ve düşlerinde ağlamayasın diye, bu da o akşamüstüyle ilgili bir şey. Bu, ardından bakakaldığın trenin bir vidası, buysa omuzumdan çıkan kurşunun kovanı. Bu, kamaradaki yastıktan artan bir kuştüyü, buysa bana yazdığın ilk mektubun imza bölümü. Bu, Zimbabwe’de çekilmiş bir çağlayanın fotoğrafı, bu da zeytin çekirdeklerinden yapılmış bir tespih, iyi çıkmamış. Bu, ilk seviştiğimiz gün yoldan geçen otobüs, bu da aynı günün hava raporu. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, bana da benziyor, yandan bakarsan sana da. Bir de şu var: eline kıymık batmış, üstüne ışık düşmüş biraz, canı acıyor, geleceğin tahtasına uzanmış, gözü gökyüzünde parmağını emiyor herşey lacivert olana kadar. Büyük dalgınlık içinde, yola çıkmak üzere. Kırmızı mika pusulasına bakıyor arada sırada.

Posted in ,

Yorum bırakın